Ücretsiz bilim dergisi NetBilim'in son sayısını okumak için tıklayın.

Karbon Nanotüpten Yapay Kas

UT Dallas Alan G. MacDiarmid NanoTech Institute yapay kas çalışmalarındaki son gelişmeleri Science dergisinin 20 Mart sayısında anlattılar. Enstitü geçen sene de Nisan ayında aynı konu ile ilgili yayın yapmıştı.

Enstitü tamamen yeni çeşit yapay kas yapmış. Kas -196°C ile 1538°C arasında çalışabiliyor. Bu kadar geniş bir sıcaklık aralığında çalışan yapay kas daha önce üretilmemiş.

Doğal kaslardan 10 kat daha elastik ve 1000 kat daha hızlı olan yapay kaslar, saniyede 30.000 kere, normal kaslar saniyede 20 kere kasılabiliyor. Üniversitesin basın bülteninde “normal kas” olarak neyi kastettikleri belirtilmemiş, o yüzden istatistiklerden biraz havada kalıyor.

karbon-nanotüpten-kas

Solda 5 cm uzunluğunda 2 mm kalınlığındaki nanotüp plakasının normal hali. Sağda ise aynı plakanın 5 kV voltaj uygulandıktan sonra esnemiş hali.

Yapay kaslar karbon nanotüp aerojel plakalardan yapılıyor. Aerojeller dünyadaki en hafif malzemelerden. Ön bilgi için Vikipedi makalesini okuyabilirsiniz. Birçok karbon nanotüp yanyana diklemesine diziliyor ve “nanotüp ormanı” oluşturuluyor. Bu plakalara, ya da nanotüp ormanına, elektrik verildiği zaman, nanotüpler birbirini itiyor, böylece yapay bir kas kasılmış.

Karbon nanotüplerin mekanik özelliğinden dolayı, plakaların diklemesine çekilip asılmanın etkisi 15 kat daha fazla hissediliyor.

Bu teknolojiyi kullanan ilk uygulamaların nanotüp plakaların şeklini değiştirme özelliğini kullanması düşünülüyor. Yıllardır söylendiği gibi, haberde nanotüplerin güneş pillerinde ve uzay araçlarında yer alacağı söylenmiş. Tabi, bunların hepsi – bizim bilebildiğimiz kadarı – ile daha gelişme aşamasında.

Not: Bu yazıyı dün (Pazartesi) yazmaya başlamıştım, derse gittiğim için yarım kaldı. Haberi dün ilk Yahoyt daha sonra BilgiUstam yayınladı. Belirteyim dedim.

31 Mart 2009 eklemesi: Yazıyı 22 Mart’ta Kuark Teknoloji de ele almış.

Kaynak: 1, 2

Grafan

5 yıl önce Manchester Üniversitesi araştırmacıları tarafından ilk defa saf olarak üretilen grafen malzemesi, özellikleri ile bilim dünyasını şaşırtmaya devam ediyor. Boylamasına dünyada bilinen en sert malzeme olan grafen daha çok elektronik alanında silikon yerine kullanılmak isteniyor. En son IBM en hızlı grafen tranzistörünü ürettiğini açıklamıştı.

Daha önce duymayanlar için grafenin tanımını tekrarlayalım. Grafen, elmas gibi bir karbon allotropu. Bu malzemede karbonlar altıgen şeklinde dizilirler. Birçok grafen plakası kurşun kalemlerde bulunan grafit malzemesini oluşturur.

grafin

Grafen (Beyaz toplar karbonu temsil ediyor)

arXiv.org’da grafan’ın ingilizcesi “graphane” kelimesini arattırdım, karşıma 2 tane makale çıktı (1, 2). 2006 ve 2007′de  yayınlanan bu makelelerde grafene hidrojen ekleyerek oluşabilecek bir malzemeden bahsediliyor ve ismi de grafan konuluyor. Teorik olarak ortaya konulan bu malzeme artık üretildi. 30 Ocak 2009 tarihli Science dergisinde İngiltere, Rusya ve Hollanda’dan araştırmacılar bir makale yayınlayarak, bunu belgelediler.

grafen

Grafan (Gri toplar karbon, beyaz toplar hidrojen)

Peki grafenle grafan arasındaki farklar neler? Grafen bir iletken malzeme iken, grafan bir yalıtkan. Böylece grafen tabanlı elektronik ve yakıt teknolojilerinin gelişme ihtimali artıyor. Grafeni farklı farklı uygulamalarda deneyen bilim adamları, artık küçük değişiklikler yaparak grafanı farklı uygulamalarda kullanmak için uğraşacaklar.

Kaynak: 1 , 2

Asbest Benzeri Nanomalzemelerden Endişelenmeli Miyiz?

Bu yazı Andrew Maynard’ın 2020 Science blogundaki “Asbestos-like nanomaterials – should we be concerned?” başlıklı yazının Türkçe çevirisidir. Çeviride hatalar bulursanız, yorum kısmında lütfen belirtiniz. Sizlerin de katkısı ile yazı daha da güzelleşecektir.

Korkarım ki “A” ile başlayan kelimeden kurtulamayacağız. Ne zaman ki uzun, ince, lifli nanomalzemelerin muhtemel sağlık etkilerini düşünmeye başlasak, aklımıza hemen “Bir sonraki asbest bu mu?” sorusu geliyor. Aslında meselenin şimdiye kadar çözülmüş olduğunu düşünüyorsunuzdur, çünkü karbon nanotüp gibi nanomalzemeler uzunca bir süredir ortalıkta. Yıllar geçtikçe soru devam ediyor, cevabı ise bulunamıyor. Cevap bulmak için deneme yapılmadı değil, gerçeği söyleyecek olursam, şimdiye kadar doğru araştırmaya yatırım yapma ilgisi olmadı.

Bu yazının yazılmasını lifli yapılı nanoparçacıkların olası sağlık etkilerini ortaya koyan bir raporun yayınlanması tetikledi.  Mesajlar ne kadar tekrarlanırsa tekrarlansın, gerçek şu ki mesele çözümden çok uzakta, ve eğer kısa zamanda çözülmezse bazı nanoteknoloji sektörlerine pahalıya mal olabilir.

Aslında rapor, kolay okunan bir rapor değil, bir devlet dairesi için hazırlanmış ve bir devlet dairesi raporu gibi okunuyor. Başka bir değişle, hedef kitle haricindeki kişilere o kadar da açık değil. Buna rağmen, bu nanomalzemeleri güvenli ve başarılı bir şekilde nasıl kullanacağımızla ilgili önemli bilgiler içeriyor.

Raporun önemli noktalarına birazdan geçeceğim. Fakat bundan önce karbon nanotüplerin güvenlik sorusunun tam olmayan, fakat bir hayli ilginç olan tarihçesini ortaya çıkarmakta fayda var.

Karbon nanotüpler 1950 ile 1980 yılları arasında birkaç araştırmacı tarafından gözlemleniyor. Fakat bu araştırmalar pek ilgi çekmiyor. (Bunu söylemekten nefret ediyorum fakat Wikipedia’da bu konu bayağı iyi işleniyor.) Ta ki Sumio Ijima’nın 1991 yılında Nature dergisinde “Grafitik karbondan sarmal mikroborucuklar” adlı bir makaleyi yayınlayıncaya kadar.

Ertesi yıl aynı dergide dikkatli bir not içeren mektup yayınlanıyor.  Mektup, Paul Calvert’in nanotüplerin de içinde bulunduğu nanofiberlerin olası faydalarından bahseden makalesine cevap niteliği taşıyor. Mektupta, Gerald Coles—bir hijyenci—şöyle diyor:

“Bayım—Her ne kadar Paul Calvert tarafından ilgi çekici olarak gösterilse de (Nature 357 365; 1992), ultra ince insan yapımı fiberler, özelliklede biyolojik organizmada bozunmayanlar, işçiler için risk taşıyor olabilir.

Şükür ki bugüne kadar üretilmiş olan sağlamlaştırılmış fiberlerin çapı 10 µm ya da daha fazla olduğu için,  iş ortamında ya da başka yerlerde havada uçuşan tozlara maruz kalma riski düşük. Fakat asbest dışındaki fiberler üzerindeki araştırmalar gösterdi ki, fiber malzemelerin morfoloji ve biyolojik devamlılığı, pnomokonyozis ya da mezotelyom gibi hastalıklara yakalanmada, kimyasal yapılarından daha etkili.

İş ortamında bu tip tozlara maruz kalmayı önlemek için alınacak önlemler, üretimdeki maliyetleri artırabilir. Bu durumda da Calvert tarafından söylenen “üretim maliyetlerinde dramatik düşüş” hayal olabilir.”

Bundan sonra, Bob Service’ın 1998 yılında Science dergisinde “Nanotüpler: Bir Sonraki Asbest Mi?” adlı haberine kadar, hiçbir şey olmadı. Service, haberinde şöyle diyor:

“Asbestin ilk tehlikeleri 1960 yılında mezotelyom hastalığı ile asbest tozlarına maruz kalma arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalarla ortaya çıktı. Asbest fiberlerinin akciğerin diplerine girecek kadar küçük olduğu ve orada yıllarca kalabileceği tespit edildi. Akciğere girdikten sonra silikat fiberlerindeki metaller katalizör rolü oynayarak, DNA ve diğer önemli hücre bileşenlerine zarar verebilecek aktif oksijen bileşikleri oluşturabilir.

Nanotüplerin bu özelliğe sahip olduğu bilinmiyor. Zararlı olup olmadıkları daha test edilecek. Fakat şimdiden görüş ayrılıkları var. “[Nanotüpler] çok muhteşem malzemeler olabilir,” diyor Art Langer, City University, New York’s Brooklyn College asbest uzmanı. “Fakat onlar [asbestin] özelliklerini gösteriyorlar, biz biyolojik özelliklerini de bağlantılı buluyoruz. Uyarı ışığı yanıyor. Langer, nanotüplerin kimyasal kararlılıkları dolayısıyla hücreler tarafından hemen yok edilemeyeceği, vücutta kalmaya devam edeceklerini ve iğne gibi yapılarından dolayı, dokulara zarar vereceğini söylüyor.”

Bu endişelerin bir etkisi oldu mu? Hayır. Tek katmanlı karbon nanotüplerin akciğerlerde tuhaflıklara yol açtığı ile ilgili birkaç çalışma yapıldı. Fakat bunlar çoğunlukla  fiziksel olarak asbeste benzemeyen malzemelerdi.

Bir sonraki köşe taşı 2006′da idi. Nature’daki makaleye birçoğumuz yorum yayınlamıştı. Şöyle demişiz:

“Fiber şeklindeki nanomalzemeleri soluk ile alma neticesinde akciğerlerde eşsiz bir zarar meydana geliyor. Bunun acilen incelenmesi lazım. Yeterli miktarda asbest fiberinin solukla vücuda alınması sonucu, mezotelyom hastalığı ortaya çıkıyor.

Her ne kadar fiber şeklindeki karbondan ya da diğer malzemelerden üretilen nanoboyuttaki parçacıkların asbest gibi davranıp, davranmayacağı bilinmese de, bazı malzemeler endişe uyandıracak kadar küçük. Asbeste benzer herhangi bir zararlı maddenin erken fark edilmemesi, hastalanmış insanların ve nanoteknoloji endüstrisinin geleceği için tahrip edici olabilir. Biz biodayanıklı nanotüp, nanotel ve nanofiberlerin sistematik bir şekilde 5 yıl içerisinde incelenmesini teklif ediyoruz.”

O zamandan beri, fiber şeklindeki karbon nanotüplerin mezotelyoma sebep olup olmadıklarını araştıran birkaç çalışma daha yapıldı, en göze çarpanı ise 2008 yılında Poland et al.i’n Nature Nanotechnology dergisinde çıkan makalesi. Özet olarak, makale nanotüplerin asbest fiberleri gibi davrandığını ortaya koymuştu.

Tarihçeye bakarsak, asbest ve nanotüp benzerliğinin belli bir süredir var olduğunu ama bu benzerliğin ne kadar olduğunu, ne gibi önlemler alınacağı hakkında pek bir şey yapılmadığı açıkça ortada.

Rapora geri dönelim. Bir yığın bilimsel bilgi içinden, bazı önemli mesajlar:

Fiber Paradigması. Yılların birikimi sonucunda uzmanlar, akciğere girerse zararlı olabilecek fiberlerin profilini çıkardı. Bu profile göre fiberin asbest gibi zararlı olması için, şu 3 kritere uygun olması gerekiyor:

  • Çap: Fiberlerin üst solunum yollarına ve oksijenin akciğere geçtiği bölgeye kadar ulaşacak kadar ince olması. Fiberlerin uzunluklarının o kadar da bir önemi yok.
  • Uzunluk: Fiberler fagositoz gibi mekanizmalardan etkilenmeyecek kadar uzun olmalı.  Bu durumda akciğerler artık kendilerini makrofajlar yardımı ile savunamıyor.
  • Biodayanıklılık: Fiberler akciğerlerde bozunmadan on yıllarca kalabilmeli.

Zararlılığı belirleyen başka faktörler de olabilir, ama en önemli 3′ü bu.

Yüksek En Boy Oranına Sahip Nanoparçacıklar ve Fiber Paradigması. Yukarıda belirlenen özelliklere sahip nanomalzemeler bulunmuş, rapor bunlara daha dikkatli yaklaşmamız gerektiği söylüyor.

Muhtemel asbest benzeri tehlikelere sahip malzemeleri belirleme. Raporun yazarları tehlikeli nanomalzemeleri belirlemek için bir de grafik hazırlamış.

Nanomalzemelerin zararlarını belirleme şeması

Araştırma öncelikleri: Son olarak da, yazarlar bu konuda gelişme yapılabilmesi için üzerine gidilmesi gereken konuları listeliyor.

  • Zarar Belirlemesi: Nanoparçacıkların fiziksel ve kimyasal özelliklerinin karakterizasyonu, özellikle fiber uzunlukları ve dayanıklıkları.
  • Doz-Tepki Değerlendirilmesi: Organizma içinde ve dışında nanoparçacıkların yan etkileri.
  • Maruz Kalma Değerlendirilmesi: Maddelere maruz kalma yolları ve onların değerlendirilmesi.
  • Risk Değerlendirmesi: Nanoparçacıkların sağlık risklerinin belirlenmesi.

Bana göre, bunlar çok basit.  Karbon nanotüpler o kadar muhteşem maddeler ki, ticarileştirmemek mümkün değil. Ama aynı zamanda, uyarıcı işaretleri dikkate almadan adım atmak da, ahlaki olarak kınanan bir hareket olur. İlk zarar belirtilerinin söylenmesi üzerinden 17 yıl geçmesine rağmen hâlâ cevabı bulmak yerine soruyu oluşturmakla uğraştığımıza çok şaşırıyorum.

İnşallah bu durum değişecek ve bu rapor da bu konuda öncü olacak. Bu gerçekten gerekli.

Alüminyumdan Hidrojen Üretimi

Penn State ve Virginia Commonwealth Üniversitesi araştırmacıları alüminyum atomlarını suya maruz bırakarak hidrojen üretmeyi başardı. Çalışmanın önemli bir sonucu da, hidrojenin üretimi alüminyumun elektronik özelliklerinden ziyade, geometrisi ile ilgili olduğunun gösterilmesi.

“Bir önceki araştırmamız, elektronik özelliklerinin bu alüminyum parçacıkların her şeyini belirlediğini ortaya koymuştu. Fakat bu çalışmamız suyu parçalamada atomların diziliminin etkili olduğu ortaya çıkardı. Bu yeni bilgi ile yeni geometriler deneyerek nanoboyuta sahip yepyeni katalizörler üretebiliriz. Bu da yepyeni bir araştırma alanına dönüşebilir. Farklı yapılarla, su gibi diğer moleküllerin de bağlarının ayrılması üzerine çalışmalar yapılabilir.” A. Welford Castleman Jr., Penn State Kimya ve Fizik bölümü profesörü.

Hidrojen elde etme mekanizması şöyle çalışıyor. Eğer yanyana iki alüminyum parçacığından biri Lewis asidi gibi, diğeri Lewis bazı davranırsa; su molekülü bu iki parçacığın arasına giriyor. Lewis asit tarafı sudaki oksijen atomuna bağlanıyor, Lewis bazik tarafı ise hidrojen atomunu koparıyor. Eğer bu olay bir başka iki parçacık arasında da gerçekleşirse, iki hidrojen atomu birleşip hidrojen gazı (H2) oluşuyor. Lewis asit reaksiyonlarına örnek verecek olursak: H+ + NH3: → NH4+

Aliminyum ve Su

Kırmızı ve iki beyaz – su molekülü, mavi kısım – Lewis asit kısım, turuncu kısım – Lewis baz kısım

Araştırma grubu farklı farklı geometriye sahip alüminyum parçacıkları denemiş. 3 tane dizilimde, oda sıcaklığında da hidrojen üretilebilmiş. Hidrojeni oda sıcaklığında üretebilmek çok önemli, çünkü oda sıcaklığında hidrojen üreten diğer yöntemler ısı veya elektriğe ihtiyaç duyuyor.

Reaksiyonda alüminyuma bağlanan hidroksil (OH-) daha sonra çıkarılıyor ve böylece alüminyum parçacıkları tekrar tekrar kullanılabiliyor.

Grubun bir sonraki amacı metodu iyileştirmek.

Makale Science dergisinin 23 Ocak 2009 sayısında yayınlandı. Makaleye ulaşmak için tıklayınız. (Makalenin tamamını okumak için Science dergisine üye olmalısınız)

Hidrojen enerjisinde bir diğer önemli nokta, hidrojenin depolanması. Bu yöntemde hidrojenin depolanması ile bilgiye ulaşamadım. Bilkent dışında olduğum için de, makaleye ulaşamıyorum.

Kaynak: 1

2008-2010 NanoTürkiye. Blogdaki yazılar alıntı yapılarak kullanılabilir. skD Teması kullanılmıştır. Farklı ziyaretçi sayısı 23000'i geçti.

Real Time Web Analytics