UNAM'a başvurular 10 Mart'ta başlıyor. Detaylı bilgi.

Nanoteknoloji Şu An Hangi Aşamada?

Dünyadaki birçok olay “S” harfine benzer şekilde gelişim gösterir. İlk başlarda gelişim yavaştır, sonra bir anda patlama yaşanır. Patlamadan sonra ise gelişim sabitlenir ve bir sonraki devrim ortaya çıkar.

Bir de Gartner’ın “Hype cycle” kavramı var. Gartner’a göre teknolojiler şu 5 aşamadan geçer: teknoloji tetiklemesi, şişirilmiş beklentiler zirvesi, hayal kırıklığı çukuru, aydınlanma yokuşu, verimlilik platosu.

Nanoteknolojinin gelişimi de böyle olacak. Spinverse’dan Pekka Koponen’e göre nanoteknoloji şu anda hayal kırıklığı çukurundan çıkmak üzere. 90′ların başından beri nanoteknoloji şişirilip duruldu, şu an beklentiler azalmış durumda. “Yoksa nanoteknoloji bir uydurma mı? Her şey yalan mı?” soruları akıllara gelmeye başladı. Nanoteknoloji eskisi kadar insanları heyecanlandırmıyor. Google’da nanoteknoloji kelimesinin aranma miktarı da bu tezi doğruluyor.

Nanoteknolojinin asıl etkisini 2010′dan itibaren görmeye başlayacağız. Geçtiğimiz 10 yılda birçok ülke altyapılarını inşa etti, elemanlarını yetiştirdi, patentlerini aldı, küçük şirketlerini kurdu. Artık harekete geçme vakti geldi çattı. 2020′lere kadar birçok yeni ürün haberi duyacağız, bu ürünler sayesinde hayat tarzımız değişecek. Yeni fırsatlar, tehditler oluşacak. Dünya markası olacak yeni “garaj hikayeleri” bizleri bekliyor. 2010′larda bir zamanlar büyük olan şirketlerin yok olmasına şahit olacağız. Her devrimden sonra olduğu gibi.

Ülkemizdeki atılan adımların ne kadar verimli olduğunu da önümüzdeki dönemde göreceğiz. Dünyada ciddi değişimler yaşandıkça, ülkemizde de nano ile ilgili her haberin, girişimin, araştırmanın pohpohlanması dönemi bitecek. Türkiye’nin nanoteknoloji politikasını eleştirenlerin sayısı artacak ve bu eleştiriler sonunda politikalarımız yeniden şekillenecek, nanoteknoloji gerçekten gündeme oturacak.

Kısacası, zevkli yıllar bizi bekliyor. Yolculuğa hoşgeldiniz!

Kaynak: 1 , 2 , 3

YÖK’ün Mükemmeliyet Merkezi Politikası Hakkında

Geçen hafta YÖK başkanı Yusuf Ziya Özcan büyük üniversiteleri mükemmeliyet merkezlerine dönüştüreceklerinden bahsetti. Nasıl sağlanacak bu? Seçilen bazı yüksek üniversitelerden bürokratik engeller kaldırılacak, para desteği sağlanacak, gerekirse yurtdışından 15 bin lira maaşla çalışacak araştırmacılar getirilecek.

soru-isareti

Şimdi benim bu politika ile bazı çekincelerim var. YÖK’teki yetkililer de bu yazacaklarımı düşünebilecek insanlardır, fakat ben gene de kayda geçmesi açısından düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

1 – Ortada bir plan yok. Haberde üniversitelerin bir plan çerçevesinde hareket edeceklerini anlamak güç. Destek verilecek üniversitelerden kesinlikle yıllara göre somut hedeflerin (hangi araştırma konularında, hangi yıllarda neler yapılacağı, ve kesinlikle önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde kaç tane bilimsel şirket kurulacağı vs.) belirtildiği yol haritalarının oluşturulması gerek. Aksi takdirde her mükemmeliyet merkezi kendi kafasına göre hareket edecek, elimizdeki kaynaklar olabileceğinden daha az verimle kullanılacak, ve ortaya birkaç makale ve mezun olan öğrenciler dışında pek bir şey konmayacaktır. Günümüz bilimsel dünyasında ne yazık ki makale sayısı tek başına hiçbir ifade etmiyor. Artık herkes bilimsel makale yayınlıyor, herkes bilimsel şirket kurma peşinde. Ve bir de bu yol haritaları her sene yeniden yazılmalıdır ve bir önceki yıl belirlenen hedeflerin ne kadarına ulaşıldığı, ulaşılamayan hedeflere neden ulaşılamadığı, o sene boyunca dünya çapındaki araştırma sonuçları ışığında araştırma hedeflerine yenilerinin eklenip eklenmeyeceği vs. gibi konular bu yeni yol haritasında yer almalıdır.

2 – Haberde Singapur’da bir araştırma merkezinin dünyadan gelen virüs örneklerinin dört günde gen haritası nı çıkardığından bahsedilmiş. Sayın Özcan’ın yurtdışındaki üniversiteleri ziyaret edip, yaptıkları hakkında bilgi toplaması güzel. Fakat eğer sayın Özcan’ın Singapur’a gitmeden önce bu ülkede yapılan bilimsel çalışmalar hakında bir bilgisi yoktu ise, bu çok kötü bir durum. Bir önceki maddede belirttiğim, üniversitelerin oluşturacağı yol haritalarının gerçekten faydalı birer yol haritası olduğunu YÖK’ün denetlemesi lazım. Bunun için de YÖK, bilimsel dünyayı çok yakından takip etmelidir. Üniversitelerimizi YÖK koordine etmelidir, onlara yol göstermeli, araştımalarını eleştirmelidir. “Bizde para var, sizde de adam. Alın parayı, yapın Ar-Ge’yi” politikası hiçbir işe yaramayacaktır. Nasıl bugünlerde dış politakadaki gelişmeleri saat saat takip edip, yoğun bir diplomasi trafiği oluşturuyorsak; aynı şekilde saat saat bilimsel araştırmalar takip edilmeli, yurtdışına ziyaretler yapılıp bilgi toplanmalı, işbirlikleri teşvik edilmeli, ülkemizdeki araştırmaların reklamı yapılmalıdır.

3 – Yurtdşından getirtilecek bilim adamları, yol haritalarında belirlenecek olan alanlarda faydalı olması beklenen kişilerden seçilmelidir. Bu alanda çalışan tüm bilim adamları gözden geçirilmelidir. Gelen bilim adamı kendisinden beklenenleri baştan bilmelidir. Açılacak olan mükemmeliyet merkezleri, bilim adamlarının içinde istediğini yapmasına izin verildiği bir yer haline getirilmemeli. Ta yurtdışından büyük zorluklarla geldiğini düşündüğümüz bu hocalarımız takdir edilmeli, fakat gerektiğinde de sertçe eleştirilmelidir.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. İlerleyen günlerde yeni fikirler gelirse, eklerim.

Kaynak: 1 , 2

Tez İçin Kaynak Bulmam Lazım, Yardımcı Olabilir Misiniz?

E-posta üzerinden iletişime geçen okurların çoğunun amacı ödev, proje, yüksek lisans ve doktora tezleri için kaynak bulmak oluyor. Ben de her seferinde ayrı bir cevap yazma yerine, bir kere cevabımı bloga yazıp, bundan sonra aynı soru ile karşılaştığım zaman bu yazının bağlantısını göndermek istiyorum.

Günümüzde kaynak bulmak gerçekten önemli bir yetenek. Bilginin giderek artan bir hızda arttığı, bilmem kaç ayda bir bilgilerin tamamen yenilendiği, neredeyse tüm bilgilere bir tık kadar uzakta olduğumuz günümüzde, gerekli bilgiyi bulabilmek çok önemli.

arastirma-yapmak

Araştırma yapmak zahmetlidir

Eğer İngilizce bilmiyorsanız işiniz zor. Makalelerin çoğu İngilizce yazılıyor, Türkçesini çevirmekle de kimse uğraşmıyor, çeviri yazılımları da maalesef istenen kalitede değil, Türkçe araştırma makalesi çok az yayınlanıyor. Tüm bu sebelerden ötürü bulacağınız Türkçe kaynaklar büyük ihtimalle eski bilgiler ışığından yazılmış olacaklar. Adamakıllı bir araştırma yamak istiyorsanız kesinlikle İngilizce makalelere bakmalısınız.

İngilizce biliyorsanız ne yapmalısınız? Bilimsel makaleleri indeksleyip bize sunan bibliyografya sitelerini sık kullanılanlarınıza ekleyip, sık sık ziyaret edeceksiniz. Nedir bu siteler? Mesela, Sciencedirect, Google Akademik, Pubmed, Web of Science. Daha detaylı bir listeye Wikipedia’dan ulaşabilirsiniz.

Ben en çok Sciencedirect ve Google Akademik’i kullanıyorum. Tez yazan birisi iseniz, büyük ihtimalle okuduğunuz üniversite birçok bilimsel veritabanına üyedir, böylece yukarıda bahsedilen sitelerdeki makalelerin tam metnine rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Eğer ulaşma imkanınız yoksa, iletişime geçin yardımcı olmaya çalışırım.

Yukarıda bahsedilen veritabanlarından birine girdikten sonra araştırma konusunu arama kutusuna yazınca karşınıza bir sürü makale çıkacak. Örnek, Sciencedirect’de “production of carbon nanotubes” araması:

sciencedirect

Gördüğünüz gibi karşımıza 9152 makale çıkıyor, çıkma yılına göre, makale ismine göre sonuçları filtrelemek mümkün. Şimdi yapmamız gereken, ilgimizi çeken ve işimize yarayacağını düşündüğümüz bir makale bulmak. Makalelerin özet kısmını okuyup, anahtar kelimelerine bakıp eleme işlemini hızlandırabilirsiniz. Ondan sonra o makalenin kaynak gösterdiği makalelere, oradan da onların kaynak makalelerine bakarak araştırdığımız bir konuda bayağı geniş bir arşiv elde edebilirsiniz.

Makale dışında kaynak bulmak istiyorsanız, Google’da şöyle bir aramak faydalı olabilir. Bu arama size içinde “production of carbon nanotubes” geçen PDF belgelerinin listesini çıkartacaktır. Google’da da farklı fonksiyonlar kullanarak sonuçlarda filtreleme yapılabilir.

Gördüğünüz gibi kaynağa ulaşmak çok zor değil, asıl önemli bulduğunuz makaleleri okuyup, anlamak.

İngilizce bilmeyenler ne yapabilir?

Öncelikle konu başlığınızı Google’da aratın ve tüm Türkçe yazıları bulun. Çok fazla olmayacaktır zaten.

YÖK’ün tez bankası yardımcı olabilir: http://tez2.yok.gov.tr/

yok-tez-bankasi

Yök Tez Bankası’nda “karbon nanotüp üretimi” araması sonucu

Ulakbim’in Ulusal Veritabanlarına bakılabilir: http://www.ulakbim.gov.tr/cabim/vt/uvt/

ulakbim

Ulakbim Ulusal Veritabanında “karbon nanotüp” araması sonucu

Umarım yardımcı olmuşumdur. Herkese iyi araştırmalar, inşaallah tezinizi, ödevinizi, projenizi başarı ile bitiririsiniz. :)

Tabi ki bu liste tam değil. Sizlerin katkısı ile daha kapsamlı bir hale gelecektir. Siz araştırmalarınızda nasıl bir yöntem izlediniz? Özellikle Türkçe kaynak konusunda tavsiyelerinizi bekliyorum.

Resim kaynak: 1

Nanoteknolojinin Güvenliği Üzerinde Neden Fazla Durulmuyor?

Daha önce birçok yazımda nanomalzemelerin güvenliğini sağlama ile ilgili yapılan çalışmaları duyurmuştum. Nanoteknolojinin de insanlığa, çevreye zarar verebileceğini diğer teknolojilere göre daha erken idrak etmiş isek de, bunun hareketlerimize bir etkisi maalesef pek olmadı.

Hemen bir örneğe bakalım: 1999, 2004 yıllarında nanomalzemelerin güvenliği ile rapor yayınlayan İngiltere’de değişen bir şey yok. 1999 yılında yapılması gereken şeyler listesi ile 2004 yılında yayınlanan rapordaki liste aynı. İngiltere’de hâlâ nanomalzeme risklerini araştıran bir merkez kurulmamış. İngiltere bu konu ile ilgili yeni bir strateji belirliyormuş, rapor Şubat 2010′da yayınlanacak. Bakalım o raporda da aynı şeyleri mi okuyacağız?

Ağustos ayında bu konu ile ilgili önemli bir makale yayınlandı. Çin’de bir fabrikada çalışan 7 tane kadın akciğerlerinden rahatsız olmuşlar, 2’si ilerleyen günlerde vefat etmiş. Akciğer sıvılarında nanoparçacık olduğunu bulan araştırmacılar, bununla ilgili bir makale yazmışlar. Ölümler medyada da yankı bulmuş ve ölüm sebebi olarak nanoparçacıklar gösterilmiş.  Böylece ilk defa nanoteknoloji ve ölüm yanyana zikredilmiş oldu.

Burada meseleye biraz açıklık getirmek gerekiyor. Araştırma makalesini detaylı bir şekilde okuyanlar, araştırmacıların nanoparçacıkların ölüme sebebiyet verdiğini ispat etmediklerini görebilirler. Kadınların akciğerlerinde bulunan nanoparçacıkların hangi malzemeye ait olduğunu, iş yerinde bulunan nanoparçacıklarla aynı olup olmadığı bilinmiyor. Araştırma değersiz değil tabi ki, kamuoyunun ilgisini kısa sürede olsa nanoteknolojinin güvenliği üzerine çekmeyi başardı, nanoparçacıkların %100 zararsız olmadığını, zararlı olabileceklerini bir kez daha gösterdi vs. Görünen o ki, bu olay bile insanları harekete geçirmedi. 1.5 ay içinde konu ile ilgili yeni bir gelişmeye rastlamadım.

Peki neden böyle?

Anthony Seaton’a (tıp bilim adamı, İngiltere’de 2004′te yayınlanan raporun yazarlarından) göre tıp araştırmalarına yatırım yapan birisinin kafası ile düşündüğünüz zaman nanoparçacık zararlarını keşfetme meselesi, pandemi oluşturabilecek hastalıkların araştırılması, iklim değişikliği, toplumun yaşlanması, beyin hastalıkları, aşı geliştirilmesi, hava kirliliği, alkolle mücadele vs. gibi konuların yanında çok küçük kalıyor. Daha zararları kesin ortaya konmuş olmayan, müzdarip sayısı çok az ya da hiç olan bir mesele ile mi uğraşmak daha akıl kârı yoksa; artık zararlarını bildiğimiz, bize zarar vermeye başlayan, iklim değişikliği gibi, ile ilgilenmek mi?

Yatırımcı kafası ile düşündüğünüzde, “Gelecekte birçok yeniliğe sebep olacak, sürekli insan hayatındaki birçok problemi çözecek diye tanıtılan bir teknolojiye dünya çapında birçok şirket yatırım yapıyorsa, ben neden yapmayayım ki?” Benim yatırım yapmamamla değişen bir şey olmayacak, nanoteknoloji zararlı çıkmış olsa bile önceden yatırım yapanlar bu yatırımlarından kat kat kâr elde edecek.”

Sonuçta görünen o ki, nanoteknoloji güvenlik kriterleri ön plana çıkartılarak gelişmeyecek. İş adamları sağlık, çevre etkilerini hiç düşünmeden – ya da düşünüyor gibi gözüküp – ürünlerini bir an önce piyasaya sürüp, kâr etmeye bakacak.

Kaynak: 1 , 2

“Kopyalanamayan Nano-Şifreli” CD Üzerine

Bugün Anadolu Ajansı “Kopyalanamayan DVD yaptık” adlı bir haber yayınladı ve tabi her zaman olduğu gibi haber bir anda birçok haber sitesinde yayınlandı. Haberi okuduktan sonra araştırmanın orijinal makalesini okudum. Sonra baktım ki AA’nın yayınladığı haberde anlatılanla, gerçek biraz farklı. Sitelerde haberlere yapılmış yorumlara bakınca da, haberin yanlış anlaşıldığını ve durduk yere bilim adamlarımız hakkında olumsuz düşüncelerin oluştuğuna tanık oldum. Bir de Mehmet Türkcan da konuyu tartışmamız için bir yazı yazmamı söyleyen bir e-posta atınca, hiç beklemeden bu yazıyı yazmaya başladım.

Öncelikle gerçekleri verelim. Makalede araştırmacılarımız aynı içeriğe sahip CD’leri birbirinden ayırt etmek için yeni bir yöntem keşfettiklerini anlatıyorlar. Yöntem, CD’lerin üretilirken üretimin doğası gereği üzerilerindeki yapıların farklılıklarını kullanıyor. Bir CD’nin bu durumda “parmak izi” üretilirken  ortaya çıkan yapısal farklılıklar yani. İşin güzel tarafı bu yöntemin kullanılması için çok karmaşık ekipmanlar gerekmiyor, CD okuyucunun fotodetektöründen gelen sinyaller yeterli.

Peki bunun nanoteknoloji ile ne ilgisi var, UNAM’ın işi ne bu projede? CD’nin üzerilerindeki yapı farklılıkları 20 nm civarı boyutlarında olduğu için.

Peki şimdi AA haberinde neler demiş bakalım:

Bilkent Yerleşkesi’ndeki Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi (UNAM) Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Enstitüsü araştırmacıları, CD ve DVD’lerin kopyalanmasının önüne geçecek bir şifre sistemi geliştirdi.

Çalışmada geliştirilen nanoteknoloji tabanlı parmak izine dayalı kripto sistemi ile korunan DVD ve CD’ler hiç bir koşulda kopyalanamayacak.

Makalede böyle bir şey yok. Kopyalama (copying) kelimesi bir kere geçiyor, ve o da günümüzde CD’lerin kolayca kopyalanabildiğini anlatan bir cümlede. Makalede, bir tane bile hiçbir zaman (never) ya da yapılamamazlığı belirten (can not) da geçmiyor. Birkaç paragraf sonra Aykutlu Dana’nın sözleri aktarılıyor:

”DVD ve CD’lerde kayıtlı veri sinyalleri, okuyucu tarafından alındığında her bir DVD ya da CD’nin parmak izi ortaya çıkıyor. Bu bilgi, kopyalamanın engellenmesinde büyük yarar sağlıyor. Çalışmamız tamamlandığında DVD ve CD’lerin yapılarındaki parmak izi, algoritmalar yoluyla okunabilir duruma gelecek. Ayrı ayrı her bir DVD ve CD’nin parmak izi lazer tarafından okunabilecek. Yani DVD ya da CD her açıldığında bir şifreleme sistemi devreye girecek ve böylece fiziksel bir durum nedeniyle bunların kopyalanması neredeyse imkansızlaşacak.”

Anladığım kadarı ile çalışma daha bitmemiş. Yani araştırmanın kopyalanamama ile ilgili kısmı daha yapılmamış. Makalede yer verilmemesinin sebebi de bu. Araştırmanın sadece “parmak izi” belirleme kısmı bitmiş.

Haberin burada kendisi ile çeliştiğini görüyoruz. Haberin başlığı “Kopyalanamayan DVD yaptık”, haberin sonlarındaki cümlede ise çalışmalar  bitince, nerede ise kopyalanması imkansız CD’ler, DVD’ler yapılacak deniyor. İtalik kelimeler önemli.

Haber yorumlarında da okurlar genelde “kopyalanamamazlık” üzerinde durmuşlar haklı olarak. Haber öyle diyor, onlar ne yapsın? :) İşte gerçek ortada, Aykutlu Dâna hoca kopyalanamayan DVD yaptık demiyor.

Şöyle itirazlar da gelebilir. Bu çalışmanın ticari olarak bir geleceği yok, ne yaparsanız yapın korsanın önüne geçilemez, ya da herkes bu tekniğin uygulamaya geçmesi için gerekli yeni CD, DVD oynatıcı alır mı, CD’lerin bile devri bitti artık vs. vs. Haklısınız. Fakat araştırmacıların böyle bir amacı olmayabilir. Onlar makalesi yayınladılar mı? Evet. CV’lerine yazmak üzerine patent başvurusu yaptılar mı? Yaptılar. Onlar bunları hedefledi iseler ve bunları başardıysalar, bizim diyeceğimiz bir şey yok.

Son olarak, bu yazının amacı hiçbir şekilde bilim adamlarımızın yaptığı çalışmayı küçümsemek değil, aksine haberin verilme tarzındaki yanlışlık dolayısı ile ortaya çıkan yanlış anlaşılmaları bertaraf etmektir. İyi geceler.

2008-2010 NanoTürkiye. Blogdaki yazılar alıntı yapılarak kullanılabilir. skD Teması kullanılmıştır. Farklı ziyaretçi sayısı 15000'i geçti.