UNAM'a başvurular 10 Mart'ta başlıyor. Detaylı bilgi.

Andrew Maynard İle Röportaj

Bugünkü konuğumuz Project on Emerging Nanotechnologies Baş Bilim Danışmanı Andrew Maynard. Kendisi nanomalzemeler güvenliği konusunda dünya çapında tanınıyor, aynı zamanda sıkı bir blog yazarı. 2020Science adlı blogunu takip etmenizi öneriyorum.

1 – Kendinizi tanıtabilir misiniz?

Adım Andrew Maynard.  Washington’da bulunan Woodrow Wilson Center, Project on Emerging Nanotechnologies’in Baş Bilim Danışmanıyım. Bu proje 2005 yılında devletlere, şirketlere, tüketicilere ve diğer kişilere nanoteknolojinin oluşturacağı engelleri belirleyip, üstesinden gelmelerine yardımcı olma amacı ile başlatılmıştı. Ben bir fizikçiyim, doktoramı 1993 yılında Cambridge Üniversitesi’nden aldım fakat bir bilim adamı olarak araştırmalarımın çoğu meslek sağlığı ve aerosol parçacıklarına maruz kalma üzerineydi. Son yıllarda ise yoğun bir şekilde bilim iletişimi ve politikaları (özellikle nanoteknoloji gibi yeni bilim dallarının) üzerine çalışıyorum.

2 – Nanoteknolojiden nasıl haberdar oldunuz?

Sanırım “nanoteknoloji” kelimesini ilk defa duyup, hafızama kaydettiğim an, büyük ihtimalle 1990′lı yıllarında sonunda idi. On yıl önce havada uçan nanometre boyutundaki parçaları analiz etmek için yeni teknikler geliştirmeye çalışıyordum, fakat o zamanlar insanlar “nanoteknoloji” terimini bu kadar yaygın bir şekilde kullanmıyorlardı. 1995 yılında nanometrik parçacıkların içe çekilince olağandışı sağlık risklerine sebep oldukları ile ilgili bir araştırmadan haberdar oldum. Haber beni bu alanda araştırmaya yapmaya sevk etti. 1999 yılında İngiltere’deki Sağlık ve Güvenlik Labratuvarı için o zamanlar ultra küçük parçaçıklar olarak adlandırılan maddelere işyerinde maruz kalmanın etkilerinin araştırılmasının önündeki engellerle ilgili bir rapor yazdım. Bu rapordaki bir bölüm nanoteknoloji ile ilgili idi, ve burada insanların nanoteknoloji ile riskleri bilinmeyen malzemelerle karşı karşıya gelme riskinden bahsediliyordu. O zamanlar nanoteknoloji gelişen bir bilim alanı idi, fakat o zamanlar bile nanoteknolojinin getireceği büyük değişim ve zorlukları tahmin etmek mümkündü.

3 – Nanoteknolojinin sorumluluk bilinci ile geliştirilmesi hakkındaki düşünceleriniz zamanla nasıl değişti? Sizce bunu başarmak mümkün mü?

Doğruyu söylemem gerekise, nanoteknolojinin sorumlu bir şekilde geliştirilmesi hakkındaki düşüncelerim sürekli değişiyor. Bu şaşırıtıcı değil, yeni bir alan sayılır, ve sürekli yeni bilgiler ve fikirler ortaya çıkıyor.  Uzun süreler herhangi bir teknolojinin toplumda ve çevredeki olası uzun ve kısa vadeli etkileri düşünülerek geliştirilmesi taraftarıydım, ve toplumsal faydanın kârdan daha önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat gelişen bir teknoloji olan nanoteknolojinin sorumluluk bilinci ile geliştirilmesini nasıl sağlarsınız bu ayrı bir mesele. Bence hâlâ bir teknolojinin sorumluluk bilinci ile geliştirilmesinin önündeki problemleri ve onları en iyi şekilde nasıl çözebileceğimizi öğreniyoruz. Bunu söyledikten sonra aklıma kendimizin oluşturduğu bir engel geldi, o da “nanoteknoloji” teriminin kendisi. Nanoboyutta mühendislik üzerine birçok alanda ürünler üretiliyor ve bu alan sayısı gitgide artıyor. Sorumluluk bilinci ile geliştirme sürecinde yapılacaklar bu ürün gruplarının doğasına bağlı olacaktır. Sorumluluk bilinci ile gelişim çerçevesini belli teknolojiler etrafında değil de  nanoteknoloji çevresinde çizmemiz, yanlış soruları sorup yanlış cevapları alma riskini doğuracaktır.

4 – Nanoteknolojiden beklentiniz ne? Hangi problem çözülebilecek, hangileri çözülemeyecek?

Bu zor bir soru. Nanoboyutta dünyanın nasıl işlediğini anlamamızın ve bu dünyadan faydalanmayı öğrenmeye başlamamızın hayatımızı derinden etkileyeceğini düşünüyorum. Var olan teknolojiler atomik ve moleküler seviyede düzgün yapılar oluşturmamıza izin vermiyordu, nanobilim bu işleri daha iyi yapmamızı sağlayacak. Böyle düşününce, nanobilimdeki gelişmelerden etkilenmeyecek bir teknoloji bulmak zor, nanobilim süreçlere ve ürünlere değer katıyor. Aynı zamanda nanobilim daha önce yapamadığımız şeyleri yapmamızı sağlıyor – akıllı ilaçlar, yeni bilgisayar platformları, çok fonksiyonlu malzeme üretimi…

Bu iki süreç, şimdiki teknolojilere yeni değerler katma ve yeni teknolojiler üretme, büyük problemlerimizi – gıda üretimi, su temizliği, hastalık tedevisi, enerji üretimi gibi – çözmekte kullanabileceğimiz alet sayısını zenginleştiriyor. Burada önemli olan mesele tüm umudumuzu nanobilim ve nanoteknolojiye  bağlamamamız. Bunlar önemli araçlar. Bu araçlar dışında da elimizde araçlar var ve duruma göre daha iyi olanları var.

5 – ABD’nin nanoteknoloji stratejisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Başka neler yapılmalı? Sistemin eksiklikleri neler?

Bu büyük bir soru, birkaç kelime bu soruya tam nasıl cevap verebilirim bilmiyorum. ABD’nin Ulusal Nanoteknoloji Girişimi yeni bilim ve teknolojilerin geliştirilmesini teşvik etme konusunda inanılmaz etkili oldu.  Bence şunu söyleyebiliriz: girişim ve altında yatan strateji dünyayı değiştirdi. Daha iyi olabilir miydi? Evet. Burada geliştirme yapılabilecek üç alanı özellikle vurgulamak istiyorum.

Hareketlerimizin sosyal, ekonomik ve siyasi yönden etkilerini daha geniş bir biçimde anlama. ABD etkili bir ülke. Harekete geçtiği zaman, insanlar cevap veriyor. ABD’nin nanoteknoloji girişimi ilk başta bilime ve teknolojiye odaklanmış olsa bile, dünyayı sosyal, ekonomik ve siyasi topluluklar vasıtası ile yavaş yavaş etkiledi. Fakat, girişimin ABD’deki liderlerinin, kararlarının küresel etkilerini ya da bu kadar “güç” ile üzerilerindeki sorumluluğu tam olarak anlayabildiklerinden emin değilim. Mesela, şu an dünyanın değişik yerlerinde ekonomilerin nanoteknolojiye para aktardığını görüyoruz. Sebebi ise ABD’nin bu alana yatırım yapması ve devletlerin geri kalmak istememesi. Merak ediyorum, bu girişimlerden kaçı kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade ABD’nin bu konuda en iyi olmasından kaynaklandı? Benzer şekilde, ABD’nin nanoteknoloji üzerine odaklanması, daha önce tam olarak sorulamamış sosyal ve güvelik sorularına kapı açtı.

Pazarlama. ABD’nin nanoteknoloji stratejisi var olmayan (bunun bir sebebi de teknolojinin gelişmesinin birkaç yıl sürmesi) bir teknoloji hakkındaki beklentileri artırdı.  Bunun sonucunda, teknoloji zirve performansına ulaşmadan araştırmacıların, yatırımcıların ve tüketicilerin haklarının ellerinden alınma tehlikesi var.

Ve bir de insan ve çevre güvenliği meselesi var. Emin olmak için, ABD hükümeti ve dünyadaki diğer hükümetler ve şirketler riskler oluşmadan onları bulabilmek için gerçekten muhteşem çalışmalar yaptılar. Fakat şu soru hâlâ geçerli – yeteri kadar çalıştılar mı? Ulusal Bilim Akademileri’nin geçen yıl yayınladıkları “ABD’nin çevre, sağlık ve güvenlik etkileri araştırma stratejileri değerlendirmesi”‘nde nanoteknolojilerin daha sorumlu bir şekilde geliştirilmesi için yapılacak daha çok işin olduğu yazıyordu.

6 – Farklı araştırma sonuçlarına göre, ABD nüfusunun çoğu (diğer ülkelerdeki durum hakkında bilgim yok) nanoteknoloji hakkında çok fazla bilgi sahibi değil. Bu bir problem teşkil eder mi?

Bence etmez, fakat bu konuda uzman değilim. Nanoteknoloji farkındalığının düşük seviyede olduğu doğru. Fakat bir yandan da birçok meselede farkındalık düşük seviyede. Daha önemli bir soru şu. İnsanlar nanoteknoloji hakkında bir karar vermeleri gerektiği zaman bilgiye istedikleri şekilde ulaşabilecekler mi?

7 – Nanoteknolojinin kaderi genetiği değiştirilmiş organizmalar, nükleer enerji gibi teknolojilerin kaderine benzer olacak mı?

Bence olmayacak, çok basit bir sebepten ötürü. Nanoteknoloji belli bir teknolojiyi temsil etmiyor, gerçekten çok geniş ve değişik teknolojileri adlandırmak için kullanılan moda bir kelime. Nanoteknolojinin belli alanlarda uygulanması – mesela gıda sanayisi – başka alanlara göre – nanoelektronik  gibi – daha zor olabilir.

8 – Nanoteknoloji devrinin “gerçek kazananları” kimler olacak sizce?

Doğru anlarsak, hepimiz. İşbrliği ile teknoloji geliştirmeye doğru bir yönelme var. Ne demek bu? Yenilikten faydalanacak insanlar da (sen, ben gibi insanlar) denklemin  bir parçası oluyor. Durum tam olarak böyle değil fakat, gitgide yaklaşıyoruz. Bu trend devam etikçe de, nanobilimin milyonların, belki de milyarların hayat kalitesini yükseltmek için kullanılma ihtimali artacak.

9 – 3. Sanayi Devrimi ne olacak? :) (Nanoteknoloji hakkında konuşmaktan sıkıldık, 10-15 yıl içinde nanoteknoloji her yerde olacak, konuşacak yeni bir konu bulmalıyız.)

Ha ha. Sentetik biyoloji diyecektim, fakat aslında diyeceğim şu. Öyle bir çağa giriyoruz ki teknolojik yenilikler birbiri ile o kadar bağlantılı ve hızlı ki, devrimsel değişiklikler, farklı alanlardaki tecrübelerimiz birleştirdikçe ortaya çıkacak. Bazıları buna yakınsama diyor. Bu “üçüncü sanayi devriminin” farkına varabileceğimizi de düşünmüyorum. Her şey olup bittikten sonra farkına varcağız, bu devri yaşamak bulut içinde olmaya benzeyecek, bulutun farkına anca içinden çıkınca varabiliyorsunuz.

10 – Eklemek istediğiniz bir şeyler var mı? Röportaj için teşekkürler.

Sadece çok heyecan verici bir dönemde yaşadığımızı, birkaç yıl içerisinde teknolojik yeteneklerimizin geçmişte yapabildiğimiz her şeyi geçeceğini  fakat buna rağmen teknolojinin aklımızı başımızdan almasına ve ortaya çıkan problemlerle ilgili çözümleri gözden kaçırmamıza izin vermememiz gerektiğini söylemek istiyorum.

Yorumlarınızı bekliyorum. Bir başka röportajda görüşmek üzere.

Recep Yeşilöz İle Röportaj

Bugün sizlerle  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Müfettişi Recep Yeşilöz ile e-posta üzerinden yapmış olduğum röportajı paylaşıyorum. Bu röportajdaki amacım ülkemizde nanoürünlerin denetimi konusunda neler yapıldığını, neler yapılacağını öğrenmekti. Recep Yeşilöz’e sorularımı cevapladığı için teşekkür ediyorum. Buyurun, işte soru ve cevaplar:

1 – Kendinizi tanıtabilir misiniz?

Lisans öğrenimimi Gazi Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünde 2008 yılında tamamladım. Hacettepe Üniversitesi Nanoteknoloji ve Nanotıp A.B.D’da 2008 yılı güz döneminde yüksek lisans eğitimine başladım ve tez çalışmama aynı bölümde devam etmekteyim. Aynı zamanda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı‘nda iş sağlığı ve güvenliği müfettişi olarak çalışmaktayım.

2 – Nanoteknoloji ile nasıl tanıştınız? Şu anki yüksek lisans çalışmanız ne üzerine?

Nanoteknoloji ile tanışmam üniversite yıllarında oldu. Kompozit malzemeler üzerine hazırladığım birkaç proje bu konuya ilgi duymama sebep oldu. Şu anda Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasotik Toksikoloji A.B.D’da “Titanyum dioksit (TiO2) nanopartiküllerinin Genotoksik Etkileri” adlı tez çalışmama devam etmekteyim. Bu çalışma ile fotokatalitik özelliği sebebi ile plastik, boya ve ilaç sanayiinde nanoürünlerin üretiminde sıkça kullanılan TiO2 nanopartiküllerinin genotoksik etkilerini araştırıyoruz.

3 – Nanoteknoloji sizce neleri çözecek? Neleri çözemeyecek ? Nanoteknolojiden beklentiniz nedir?

Nanoteknolojiyi bir kurtarıcı olarak görülmemeli. Nanoteknoloji ile birlikte hayatın çok daha fazla kolaylaşacağını söyleyebilirim. Bundan 20 sene önceki teknolojiyle kıyasladığınız zaman, devasa bir fark ortada. Nanoteknoloji bu anlamda hayatımızda yeni bir devrim daha oluşturacaktır. Bu devrimi sağlıkta, iletişimde, malzemede kısacası hayatın her alanında hissediyoruz, daha da fazla hissedeceğiz. Özellikle malzeme ve sağlık sektörü bu konuda çok büyük buluşlara imza atacaktır. Nanobiyoteknoloji ile kansere ve birçok hastalığa tedavi yöntemleri geliştirilerek, insanların yaşam sürelerinin daha da uzayacağını düşünüyorum. Ayrıca hayatımızda her şeyin eskisinden daha kolay, hafif ve küçük olacağını söyleyebilirim.

4 – Türkiye’de de nanoürünlerin sayısı gitgide artıyor. Nanoürünleri denetleyen bir mekanizma var mı Türkiye’de? Nanoürünlerin sağlık ve çevreye uygun olup olmadığına nasıl karar veriliyor? Sizce nanoürünler denetlenmeli mi?

Nanoürünler dünya ile paralel olarak ülkemizde de büyük bir artış gösteriyor. Gitgide artan ve hayatımıza giren bir teknolojiden bahsediyoruz. Ben bu teknolojinin tam olarak toksikolojik testleri tamamlanmadan tüketiciye sunulmasına karşıyım, çünkü dünya bunun acı tecrübelerini maalesef yaşadı. Örneğin, asbest, 2-5 mikron büyüklüğündeki silika temelli lifli yapılar, 1900’lü yıllarda tüm dünyada mucize(miracle) madde olarak lanse edildi. Yüksek ısıl, mekanik dayanımı ve uzun ömrü sebebi ile endüstrinin her alanında; su, kalorifer borularında, gemi yüzeylerinin izolasyonuna, oradan elektrik kablolarına kadar, benzer birçok alanda kullanıldı. Fakat şu anda dünyanın her yerinde bu maddenin kullanılması yasak çünkü, yüz binlerce insan asbestos hastalığı yüzünden öldü. Bizim mevzuatımız da dahil olmak üzere, asbestli ürünlerin söküm işlemlerinin (kullanımı tamamen yasak) , belli tedbirler alınarak, maruziyetin önlenmesini amaçlayan yönetmelikler bulunmaktadır. Asbestos, solunan asbest liflerinin akciğerde birikerek kanser oluşumuna sebep veren bir hastalık ve şu anda bilim adamları “yeni asbestos vakası mı ?” diyerek nanoteknolojinin mucize maddesi karbon nanotüplerin etkilerini tartışıyor. Karbon nanotüpler ile asbest liflerinin morfolojik yapıları çok benzer özellikler göstermekte. Bu da bu konudaki şüpheleri arttırmakta ve bu konudaki çalışmaların daha yoğun ve ivedilikle yapılması gerekliliğini göstermekte. Amerika ve Japonya’da yapılan son iki araştırmada; çift katmanlı (multiwall)karbon nanotüplerin canlı hayvan(fare) üzerindeki deneyleri yapılmış, deneklerde kanser oluşumu gözlenmiştir. Peki bu konuda ne yapılıyor, denetimler ne durumda derseniz, Türkiye’de ürünlerin çevre ve sağlığa olan etkilerini belirleyen ve denetleyen mekanizmalar mevcut, fakat nanoteknolojik ürünler için dünyada olduğu gibi ülkemizde de bir yasal mevzuat boşluğu var. Dünyadaki otoriteler bu konu üzerinde değişik çalıştaylar ve konferanslar düzenleyerek, çeşitli proje grupları ile bu konudaki yasal mevzuatı oluşturmayı planlamakta. Burada sorun nano boyuttaki maddelerin çevreye ve insana olan toksikolojik etkilerinin (zararlı etkileri) bilinmemesinden kaynaklanıyor. (Konu ile ilgili yazım, makale)

5 – Türkiye’de nanoürünlerle ilgili yönetmelik çıkarılması düşünülüyor mu?

Bu konuda maalesef dünyada büyük bir yasal düzenleme boşluğu var. Nano boyuttaki malzemelerin zararlı etkileri şu anda tam olarak bilinmiyor. Genel kimyasal ve kanserojen, mutajen maddelere göre uygulamalar sürdürülüyor, fakat bu ihtiyacı karşılayamamakta. Avrupa Birliği ve Amerika dahil olmak üzere dünyanın gelişmiş ülkeleri bu konuda araştırmalar yapmakta, Türkiye de AB üyelik müzakere sürecinde bir ülke olduğu için, standartlar ve direktifler yayınlanınca bunların ülkemiz şartlarına uyumlaştırılması Çevre, Sanayi ve Ticaret ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıkları için kaçınılmaz olacaktır. Çevre ve Orman Bakanlığı ülkeye girişi yapılan ürünlerde REACH uygulamasını yürürlüğe koymuş durumda. REACH, kimyasalların kaydı, değerlendirilmesi, izni ve kısıtlanmasını öngören yeni bir Avrupa Birliği mevzuatıdır. Bu mevzuatla 1 ton üzeri üretimi yapılan ürünlerin tüm toksik testlerinin yapılması ve Malzeme Güvenlik Formlarının düzenlenmesi zorunluluğu getirilmektedir. Yani ihraç veya ithal edilen ürünlerin gerekli toksikolojik testleri yapılmadan, piyasaya verilmesi mümkün olmayacak. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı olarak nanoteknolojik ürünlerin üretiminde kullanılan nano maddelerin işçilere olan maruziyetlerindeki limit maruziyet değerleri (TLV-TWA) belirlendikçe, mevzuatımızdaki kimyasal yönetmeliğimize eklenip, işletmelerde gerekli tedbirlerin alınması sağlanacaktır.

6 – Türkiye’de de nanoteknoloji üzerine çalışan şirketler var. Bu işyerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği kontrol ediliyor mu?

Türkiye’deki tüm işyerleri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu İş Sağlığı ve Güvenliği Müfettişleri tarafından düzenli olarak denetlenmektedir. Bazı sektörler de özel olarak teftiş programına alınmakta ve proje teftişleri yapılmaktadır. Nanoteknoloji kullanarak çalışan ve nanomalzeme kullanan şirketlerin de önümüzdeki dönemde bir proje teftişi şeklinde yapılması ve gerekli iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin çok geç olmadan alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu konudaki çalışmaların sonucunu ve raporumuzu sizinle paylaşmayı ümit ediyorum.

7 – Hiç nanoürün kullanıyor musunuz? Kullanma imkanınız olsa gönül rahatlığı ile kullanabilir misiniz?

Burada esas sıkıntı şu ki, kullandığımız ürünlerin nano olup olmadığını bilmiyoruz. Tüketici olarak kullandığımız ürünlerin etiketlerinde nanomalzeme kullanıp kullanılmadığı özellikle belirtilmesinin bir tüketici hakkı olduğunu düşünüyorum. Ben doğrudan maruziyeti olduğu iddia edilen nano ürünleri, toksikolojik testleri tamamlanana kadar, kullanmama taraftarıyım (nanoteknolojik güneş kremleri, kendi kendini temizleyen tekstil ürünleri vb.), fakat bilgisayar içindeki çipte veya güneş enerji pilleri gibi benzeri maruziyet olmayan ürünlerde bir mahzur görmüyorum.

8 – Türkiye’nin nanoteknoloji alanındaki durumunu nasıl değerlendiriyoruz? Yaptığımız hatalar neler? Yakın zamanda neleri yapmamız lazım?

Nanoteknolojiyi, sanayi ve teknoloji devrimlerinin ardından günümüzün yeni devrim yaratacak olayı olarak görüyorum. Bu konuda ki treni kaçırmış değiliz, doğru ve akıllı politikalarla bu konuda ileride söz sahibi olacak bir stratejik plan oluşturmamız gerekiyor. Bilkent, Sabancı, Hacettepe üniversitelerinde bu konuda yapılmaya çalışan iyi niyetli çabalar mevcut, fakat bunlar maalesef yeterli değil, doğrudan sanayi ile işbirliği içinde ürüne yönelik etkinliği yüksek çalışmalar yapmalıyız. Makale yazmak için çalışma yapmamalıyız. Bu konuda Rusya çok güzel bir örnek, nanoteknolojiyi devlet politikası haline getirip, planlamalarını yaptılar ve bu konuda olumlu sonuçlarını almaya başladılar. Ülkemizde ben tekstil sektörü dışında bu konuda yapılan inovasyon göremiyorum. Şu anda DYO kendini temizleyen boya diyerek tanıttığı nano boyaların (know-how) prosesini dışarıdan satın almakta, neden biz yapamıyoruz ? Titanyum dioksiti sol-jel haline getirip boya karışımına katmak çok zor bir olay değil, bunu herkes biliyor ama maalesef üniversitelerimiz ile sanayimiz farklı dünyalarda yaşıyorlar. Bu işbirliğini sağlayamaz isek bilim adamlarımızın çalışmaları maalesef laboratuar ortamında kalacaktır.

9 – Nanoteknoloji alanında belli bir seviyeye gelememe Türkiye’ye nelere malolur? Nanomalzemelerin güvenliğini sağlama konusunda geç kalmamız ne gibi gelişmeleri engeller?

Bu sorunun cevabını şu anki durumumuz çok iyi özetliyor. Sanayi ve teknoloji devrimini kaçırmamız, bizi dünyanın gelişmiş ülkelerinin gerisinde bıraktı ise, eğer bu fırsatı da kaçırırsak bu çok pahalıya patlar ve ülke olarak 25 sene daha kaybederiz diye düşünüyorum. Nanomalzemelerin güvenliğini araştırıp bu konuda standartlar belirleyecek bilgi ve donanıma maalesef sahip değiliz bu konuda dünyada ki otorite kuruluşların(ILO, NIOHS) çalışmalarını takip edip mevzuatımıza uyarlayarak halkımızı ve çevremizi korumalıyız.

10 – Son olarak okuyuculara söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Sağlıklı ve güvenli nanoteknolojik ürünler üreten ve tüketen bir dünya temenni ediyorum…

Cris Orfescu İle Röportaj

Bugün sizlerle mikroskop görüntülerini sanat eserlerine dönüştüren ve bu işin yarışmasını düzenleyen Chris Orfescu ile e-posta üzerinden yaptığım röportajı paylaşıyorum. İyi okumalar!

1 – Kendinizi tanıtabilir misiniz?

Romanya’nın Bükreş şehrinde doğdum. 1991′den beri de Los Angeles’da yaşıyorum ve çalışıyorum. Malzeme bilimci ve sanatçıyım. Gündüz nanomalzeme ve ilgili süreçleri araştırıyorum ve gece de nano ve mikro kainatı simgeleyen sanat eserleri üzerinde çalışıyorum.

2 – Nanoteknolojiyi ne zaman öğrendiniz? Şu ana kadar hayatınızı nasıl etkiledi?

Üniversite yıllarımda, yaklaşık 30 yıl önce. O zamanlar, diatomlar olarak bilinen tek hücreli algler üzerinde çalışıyordum. Bu canlılar dünya üzerindeki silikon tabanlı hayatın tek temsilcileri. Dünyadaki diğer yaratıklar karbon temellidir. Aslında master tezimin bir bölümünü diatomlarla ilgili buluşlarıma ayırmıştım. Çok miktarda algle güneş enerjisini yoğunlaştırmayı düşünüyordum. 1984′te mikroteknoloji üzerine çalışmaya başladım, daha sonra yarı iletkenlerle ilgili ulusal araştırma merkezine katıldım. Nanoteknolojiye her zaman hayatımızı değiştirecek bir teknoloji olarak ilgi duydum. Şu an lityum polimer pillerde ve ultrakapasitörlerde kullanılabilecek nanomalzemeler geliştiriyorum.

diatom

Diatomların Taramalı Tünelleme Mikroskobu görüntüsü

3 – NanoArt projesine nasıl başladınız? Fikir nasıl oluştu?

Aslında bilim adamı olmadan önce sanatçı idim. Değişik medya ve sanat formları üzerinde, dijital sanat, duvar, akrilik, yağlı tablo,  faux, trompe l’oeil, kolaj, grafik, animasyon, internet tasarımı, video, multimedya gibi, 40 yıllık bir tecrübem var.

Bilimsel temelimi sanatsal yönümle birleştirip, sanatsal-bilimsel bir süreci oluşturdum. NanoArt’ı ben icat etmedim fakat bu yeni sanat akımının oluşmasına çok fazla katkıda bulundum. Bence NanoArt elektron mikroskobunun ticari bir ürüne dönüştüğü zaman çıkmıştı, yani 1930′lar. Farkında varılarak ya da varılmayarak yapılsa da NanoArt çalışmaları elektron mikrosobunun ilk yıllarından beri yapılıyor.

4 – Bilimle sanatı birleştirirken çekinmediniz mi? Bilim adamlarının sanata ilgi duymadığınızı düşünürüz çünkü.

Bence bu yanlış bir düşünce, bilim adamları sanata ilgilidirler. Şunu unutmayalım ki, bilimle sanatın ortak yönleri var, ikisi de yaratıcı birer süreç. Bir de mikro ve nano dünyalar çok ilginç ve kulağa estetik geliyor. Bilimsel resimlerini manipüle eden birçok bilim adamı var. Gelecekte bunları daha çok duyacaksınız.

5 – Bu proje ile ilgili planlarınız neler?

Bu sadece bir proje değil. Bu benim üzerinde çalıştığım birçok projeden biri. Şu ana kadar 3 kere internet üzerinden Uluslararası NanoArt Yarışması düzenledim. Dördüncüsünün hazırlıkları devam ediyor. (Okuyucularından biri katılmak istiyorsa, katılım ücrtesiz, başvurularını şuradan yapabilirler.) 2 tane de uluslararası NanoArt festivali yaptım, ilki Finlandiya’da idi, ikincisi Almanya’da.

NanoArt vakfı için bağış toplamaya çalışıyorum. Bu vakıfta dünyanın her yerindeki bilim adamlarına stüdyo-lablarda birlikte çalışma fırsatı verilecek ve yaptıkları çalışmalarını dünyadaki farklı müzelerde sergileyecekler.

sorf-tahtaları

Chris Orfescu’nun “Sörf tahtaları” adlı çalışması

6 – Bu projeden en ilginç anınızı anlatabilir misiniz?

İnternet üzerinden olan 2 yarışmada, katılımcıların oylama üzerindeki etkisini yüksek tutmak istemiştim. En iyi 10 sanatçı kullanıcıların oylaması sonucunda belirlenecekti. Ne yazık ki,  sanatçıların arkadaşları arasında şiddetli bir savaş başadı. 3.sü ile birlikte profesyonel jürileri kullanmaya karar verdim. Yarışma yeteri kadar tanıtıldı, gönderilen tüm çalışmalar (http://nanoart21.org/nanoart2006/index.php?cat=13) ve en iyi 10 çalışma (http://nanoart21.org) ilgili adreslerde görülebiliyor.

7 -Nanoürünleri sağlık ve çevreye etkisini düşünmeden rahatça kullanabilir misiniz?

Hayır, nanoürünlerin çevreye ve sağlığa etkisi konusunda endişeler var ve umuyorum ki birçok nanoteknoloji şirketi ürünlerini sorumluluk sahibi olarak geliştirir. Bunu sağlamak için çalışan birçok organizasyon var.

8 – Nanoteknolojinin kötü tarafları sizce neler olacak?

Nanosilah üretimini kontrol etmeliyiz. Bu tip bir cephanelikle dolu dünya nükleer silahlı dünyadan daha kötü olacaktır.

9 – Sizce nanoteknoloji hayatımızda neleri çözemeyecek?

İnsanların açgözlülüğünü; nanosilah geliştirerek güç sahibi olmak isteyenler olacaktır, belki şimdi bile vardır. Halk bundan haberdar olmalı ve önlem almaya çalışmalı. Sanatçılar ve bilim adamları konuyu geniş kitlelere anlatmalı, burada da NanoArt faydalı olabilir.

10 – Blog okuyucularına başka neler söylemek istersiniz?

Okuyucularınıza nanoteknolojiyle ilgilenmelerini tavsiye ediyorum, çünkü – bence – bu teknoloji önümüzdeki birkaç on yılın zirve teknolojisi olacak. Yakın zamanda Nanoteknoloji ve Sanat diye yeni bir blog açtım, bu blogda NanoArt’ın tarihçesine yer vereceğim ve sanat-bilim-teknoloji ilişkisini incelemeyi planlıyorum. Sanatçılar, bilim adamları veya katkıda bulunmak isteyen herkes makalelerini gönderebilir. Blogdaki “Sanatçılara ve Bilim adamlarına Çağrı” başlıklı bir yazı ile de tüm sanatçıları ve bilim adamlarını NanoArt hareketine katkıda bulunmaya davet ediyorum.

Teşekkür ederim!

Can Bayram İle Röportaj

Sedat Nizamoğlu’nun burs haberini yazdığımda SPIE 2009 bursunu alanlar listesinde bir başka Türk dikkatimi çekti: Can Bayram. Kendisine bir e-posta attım ve bir röportaj yapmak istediğimi söyledim. Can Bey bu isteğimi kabul etti ve gönderdiğim soruları cevapladı. Buyurun işte röportaj:

1 – Merhaba Can Bey. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

1983 yılında İzmir’de doğdum. Edebiyat öğretmeni bir anne ve matematik öğretmeni bir babanın oğlu olmamın etkisi, öğrenim hayatımda da kendini erken yaşlarda gösterdi, başarılı bir ilkokulun ardından, orta ve lise eğitimimi İzmir’in başarılarıyla tanınan Bornova Anadolu Lisesi ve İzmir Fen Lisesi’nde tamamladım. TÜBİTAK Fizik Olimpiyatları’ndaki tecrübelerim nedeniyle Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’ne 2001’de başladım. Bölüm birincisi olduğum ilk yılın ardından, teorik bilgilerimi daha verimli uygulayabileceğim Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’ne geçtim ve üç yıl içinde lisans diplomamı aldım. Kuantum Aygıtları Merkezi’nde, dünyaca ünlü Profesör Manijeh Razeghi tarafından Araştırma Asistanlığı önerisi nedeniyle Northwestern Üniversitesi’nde Elektrik Elektronik Mühendisliği’nde doktoraya başladım. Şu anda dördüncü yılımın sonundayım, 15 uluslararası dergi makalem ve 16 uluslararası konferans yayınım bulunmaktadır.

2 – Üniversite sitenize baktığımda birçok başarınızın olduğunu gördüm. SPIE ve IEEE bursu, Dow Ödülü vs. Bu ödülleri hangi çalışmalarınızdan dolayı aldınız?

Sürdürülebilir uygulamalar üzerine çalışan Northwestern Enstitüsü bu yıl düzenlenen 2009 Dow Sürdürülebilir Yenilikçi Öğrenci Yarışması’nda araştırma ve geliştirme çalışmalarıyla, küresel sürdürülebilirlik üzerine önemli katkılarda bulunduğum için beni 10,000 dolar ile ödüllendirdi. Dow Chemical Company Vakfı tarafından küresel sürdürülebilirlik üzerine çalışmalar ödüllendirilerek, enerji verimliliği ve tasarruf, küresel ısınmanın etkisinin azaltılması, ürün güvenliği, ve temiz su kaynaklarının korunmasına yönelik bir farkındalık oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu ödülü Prof. Dr. Manijeh Razeghi danışmanlığında yürüttüğüm yeşil ışık saçan yüksek enerji verimli diyotlar çalışmamla kazandım. Bunun dışında akademik hayatımdaki başarılarım nedeniyle SPIE topluluğu beni, dünya çapında en büyük üçüncü ödülleri olan 2009 Lazer Teknolojisi, Mühendisliği ve Uygulamaları Ödülü ve 6,000 dolar ile ödüllendirdi. Bunun yanında IEEE Fotonik Topluluğu bana 5,000 dolarlık para ödülünü, Yıllık IEEE Fotonik Toplantısı’na ücretsiz kaydı ve 2,500 dolarlık harcırağı içeren 2009 IEEE Fotonik Topluluğu Bursunu verdi. Bu ödüller, optoelektronik dalına mavi/yeşil ışık saçan yüksek güçlü diyotlar, ultraviyole yüksek kazanımlı ve tek foton algılayabilen fotodiyotlar, ve III-Nitrat yarı-iletken geliştirme teknolojilerine yaptığım katkılarım dolayısıyla verilmiştir. IEEE ödül töreni bu yılkı Belek-Antalya’daki Fotonik Topluluğu 2009 Yıllık Toplantısında (5 Ekim 2009′da) yapılacak.

3 – Neden çalışma alanınızı optik olarak seçtiniz? Seçmenizdeki etkenler nelerdir?

Araştırma dalım, optoelektronik yarı-iletken aygıtlardır. Optoelektronik, optiği ve elektroniği birleştiren engin bir dal. Işık ve elektron, doğanın yapı taşlarından. Bu nedenle ışığı elektrona, elektronu ışığa çeviren saç telinden daha küçük aletler geliştirme fikri ilk önerildiğinde bana heyecan verdi. Geliştirdiğimiz teknolojiler zor koşullara dayanabilen, az enerji kullanan aygıtlar olduğu için günlük hayatın yanında, askeri alanlarda, veya uzay araştırmalarında da kullanılıyor. Kısaca, optoelektronik nanoteknoloji, geleceği çok parlak ve insanlığa çok faydalı olabilecek bir alan. Bu nedenle, bu konu üzerinde çalışmak ve geleceğe yön vermek mutluluk verici.

4 – Çalıştığınız konular şu an nanoboyutta olduğu için, sizin çalışmalarınız da nanoteknoloji sayılıyor. Siz nanoteknolojiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Nanoteknoloji atomik yapıların insana faydalı olmasını sağlayan araçtır. Nano-metre (10-9 m) bile artık yarı-iletken teknolojilerinde büyük kalıyor. İnsanoğlu atom boyutlarını (angstrom) kontrol etme gayreti içinde. Boyutlar küçüldükçe fizik kanunları da değişiyor: genelden özele doğru. Bu sayede, yapay atom dediğimiz kuantum parçacıkları (40 ila 100 atom) yeni uygulamalarda yer buluyor. Bu atomik yapıların dizaynı, kontrolü ve yeni cihazların yapımında kullanımı nanoteknolojidir.

5 – Çalıştığınız konular ne zaman günlük hayatımıza girecek? Birçok kişi genelde bunu merak ediyor.

Araştırma konularımızın öncelikli niteliği insanlığa faydalı cihazları geliştirmek. Bu nedenle, teknolojinin en uç noktasında, insanlığın devamlılığını, sağlığını, ve mutluluğunu sağlayacak, yüksek risk yüksek getirili teknolojiler üzerinde çalışıyoruz. Bu teknolojilerin günlük hayatımıza girmesi, araştırmacılar olarak bizlerin bunların yapabileceğimizi göstermemizden sonra, risk faktörünün azalması ve ekonomik açıdan karlı hale gelmesiyle mümkün. Mesela, mavi ışık saçan lazerler, 1995’li yıllarda geliştirilmiş olmasına rağmen, mavi-ışık (blue-ray) teknolojisi adı altında ancak 2005’li yıllarda hayatımıza girebildi. Kısaca, prototip aşamasından günlük hayata geçmesi, ürünün ve ürün teknolojisinin, akademik araştırmacılardan endüstriyel optimizasyonculara transferi ile olabilir. Teknolojinin gerektirdiği değişikliğin büyüklüğüne, harcanan kapitale ve araştırmacı sayısına da bağlı olarak, 10 yıla kadar alabilir bu transfer, mavi-ışık teknoloji örneğinde olduğu gibi…

6 – Türkiye nanoteknoloji alanında ne gibi adımlar atmalı sizce? Atmazsa ne gibi problemler ortaya çıkar?

Öncelikle toplum, yüksek nitelikli araştırmacılara ihtiyaç olduğunu anlamalı. Eğitim ve öğretimin daha ana-evinden olmak üzere verilmesi, ilköğretim ve lisede, gençlere fikir üretilme yetisi ve alışkanlığı aşılanmalı. Bunun gerçekleşmesi, devletin verdiği eğitim-öğretimin yanında, ancak evde ailenin verdiği, özgür düşünce ve sevgi ortamı ile olabilir. Okullarda deneylerin sayısını arttırmak, teoriyi pratikle birleştirmek gereklidir. Bireylerin daha genç yaşta niteliklerine ve ihtiyaca özel eğitilmeleri onları daha değerli kılacaktır.
Dünyanın en hızlı büyüyen şirketleri teknoloji şirketleridir. Çünkü, insanoğlu rahatlığını veya güvenligini sağlayacak teknik aletlere muhtaç. Buğday gibi, eğer kendisine yetecek teknolojiyi üretemezse, dışarıdan alması gerekli. Teknik aletler sayesinde on insanın işini bir nitelikli insan yapabiliyor. Hem bireyin değeri hem de üretimin hızı ve kalitesi artıyor. Bu nedenle, eğitim ve öğretim üzerine ekonomik ve sosyal yatırımlar gerçekleştirilmeli.

7 – Şu an nanomalzemelerin sağlığa zararlı olup olmadığı tartışılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, bu tip tartışmalar nanoteknolojinin gelişmesini nasıl etkiler?

Fikir alışverişinin her çeşidi faydalıdır. İleriyi düşünmeyen beyinler, bugünlerini düzgün planlayamaz. Karbon nanotüp gibi nefes alınca ciğerlerinize kaçabilecek (ve tümor oluşturulabilecek) nanomalzemelerin sağlığa etkisi tabi ki incelenmeli. Nanoteknolojinin asıl amacı insanlığa faydalı olmak olduğu için, bu araştırmalardan edinilen bilgiler sayesinde nano-aletlerin dizaynları optimize edilip sağlığa uygun hale getirilebilinir. Bu nedenle bu konudaki fikir alışverişlerinin faydalı olacağı kanaatindeyim.

8 – MEB fen kitaplarında nanoteknolojiden bahsetmeli mi?

Tabi ki. Atalarımızın dediği gibi “Ağaç yaşken eğilir”. İnsanın en çok öğrendiği yaşlar gençlik yıllarıdır. Özgür düşünen beyinler matematik ve fen bilgisi ile eğitilirse, erken yaşta çiçek açıp, meyve verirler. Araştırmanın verdiği mutluluğu yaşayan gençler, buna daha bağlanıp daha büyük işler başarabilirler. Bunun dışında, TUBITAK’in Bilim ve Teknik dergisi gibi yayınların okunması gerekli okullarda.

9 – Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz? Gelmeniz için  gerekli şartlar nelerdir?

Türkiye son yıllarda kendini çok hızlı bir şekilde geliştiriyor. Avrupanın önde gelen araştırmalarını ve öncülerini Türkiye’de de görmek mümkün. Bu mutluluk verici. Eminim yakında, Türkiye’deki araştırmacılarla da ortak projelerimiz olacaktır. Bunun dışında araştırmalarımın bir kısmını Türkiye’de sürdürmek, yeterli yatırım, kalifiye insan gücü ve özel/yerel yönetimlerden destekle mümkün olabilir.

10 – Son olarak, okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Hayat yolunda en büyük mutluluk, ilim ve fen aşkıdır. Çünkü bu aşk, hem sizi, hem etrafınızdakileri, hem de dünyayı aydınlatabilen bir güneştir. Bu yolda başarının sırrı, çalışmak, inanmak ve pes etmemektir. O ne mutlu ki bilgiyi öğrenir, geliştirir, paylaşır ve uygular.

Cafer Yavuz’la Röportaj

Bugün sizlerle ABD’deki bir araştırmacımız olan Cafer Yavuz ile e-posta üzerinden yaptığımız röportajı paylaşacağım. Cafer Yavuz’u İzmir’de yapılan “Uluslararası Güvenli Su Üretimi Kongresi” ile ilgili gazetelerde kendisi ile çıkan haberler vasıtası ile tanıdım. Cafer Yavuz suyu arsenikten ayıran bir nanomalzeme geliştirmesi ile tanınıyor.

1 -  Kendinizi tanıtır mısınız?

Odtü Kimya 2001 mezunuyum. Kimya alanında master ve doktoramı Texas’ta bulunan Rice Üniversitesi’nden aldım. Şimdi de doktora sonrası çalışmalarımı Kaliforniya Üniversitesi’nde devam ettirmekteyim.
2 -  3 ayda bir yayınlanan Katalizör isimli bir dergi çıkarıyorsunuz. Şu anda nasıl bir durumdasınız? Hayal ettiğiniz şey ne bu dergi ile?

Beklediğimiz ilgiden fazlasını gördük diyebilirim. Amaç kimyaya olan duyarlılığı ve isteği arttırmak olduğundan, birikimlerimizi biraz da söyleşi tarzında aktarmaya çalışıyoruz. Yazan arkadaşlar genelde konulara hakim olduklarından, okuduğunuzda karşınızda soğuk bir tercüme bulmuyor, zengin bir yorum alıyorsunuz. Hayalimiz çok daha fazla okura ulaşmak tabii ki.
3 -  Nanoteknoloji üzerine çalışan birisisiniz. Nanoteknolojiye kayışınız nasıl oldu? Neler üzerine çalışıyorsunuz?

Nanoteknolojiyi şu anki kadarıyla bilmiyorduk tabii. Yeni sayılırdı o zamanlar. Biraz merak, biraz da heyecan, işin içine girmiş olduk. Demir oksitlerin nano boyutlarında yapılması üzerinde çalıştım doktora boyunca. Şimdi nano boyutta katalizörler üzerine çalışıyorum. Karbondioksit ve metan gazları üzerine yoğunlaşmış durumdayım.
4 – Sizce nanoteknoloji nedir? Nanoteknolojiden neleri beklemeliyiz, neleri beklememeliyiz?

Nanoteknoloji metrenin milyarda biri boyuttaki teknoloji olması yanında, benim esas ilgimi çeken nano boyuttaki malzemelerin hem kristal özelliği taşıyıp hem de akışkan özelliklere sahip olmasıydı. İnanılmaz bir durumdu bu. Nanoteknolojinin bir araç olduğunu unutmamalıyız ama. Yani nano’dan medet umulmaz. Yine kimya, fizik, biyoloji yapıyorsunuz aslında. Nanoteknoloji bizi kurtaracak diye söylemlere girilmesini yadırgıyorum bu anlamda. Ayrıca şahsi kanaatim nanoteknolojinin artık revaçta olmaktan düştüğü. Yeni akımlara bakmalıyız. Çevreye duyarlı teknolojiler öne çıkıyor bu aralar mesela. Ona önem vermeliyiz.
5 – Suyu arsenikten temizleyen araştırmanız çok geniş yankı buldu. Bu buluşunuzu ticarileştirmeyi düşünüyor musunuz?

Buluşun amacı elektriği, su pompası olmayan fakir bölgelere çare olmaktı. Bu yüzden para kazanmayı hiç düsünmedim bu işten. Para kazanmak isteyen buyursun kazansın.
6 – Türkiye’de Ulusal Araştırma Merkezleri’nin (UNAM; UYBHM) kurulmasını nasıl buluyorsunuz?

Bilim adına ne yapılırsa az ülkemizde. Yapılacak daha çok şey var. Ama kurumlardan önce insana yatırım yapılmalı diye düşünüyorum.
7 – Türkiye bilim alanında ne gibi adımlar atmalı? Yetkiniz olsa ilk ne yapardınız?
Bilim adına kaynak ayırmak en önemlisi. Ama daha da önemlisi ayrılan kaynağın sıkı takibi. Bir de çalışan bilim adamlarının daha serbest hareket edebilmeleri sağlanmalı. Ülkemizin bilimdeki önceliklerinin belirlenmesi de lazım. Mesela bor üzerine yeterli çalışma yok. Bu konuda Bilsak.org sitemizde de rapor yayınladık. Bu açıdan yetkim olsa ilk yapacağım şey bor çalışmalarına özel kaynak ayırmak. Mesela mevcut kaynakların %15′i. En az. [Ekleme: Bor ile ilgili rapora şuradan ulaşabilirsiniz.]

8 – Türkiye’de bilimsel haberlerin sunuluş tarzını nasıl buluyorsunuz? Türkiye’de bilimsel yayıncılıkta eksiklikler neler?

Haber sunuş yönüyle batı’dan eksiğimiz yok, fazlamız var diye düşünüyorum. Halkımız çok duyarlı. Tabi bu da medyaya yansıyor. Ama haber olabilecek çalışma eksiğimiz var. Bir de bilim adamları açıklama yapmaktan korkuyorlar gibi geliyor bana. İzmir’deki arsenik olayında senden baska kimse açıklama yapmadı dedi birisi bana. Bunlar utanç verici.
9- Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz? Türkiye’ye geldiğinizde nasıl bir ortam beklersiniz?

Neden olmasın? Özgür bir ortam, emeğinin karşılığını alabildiğin bir ortam.
10 – Son olarak okurlarımıza aktarma istediğiniz bir şeyler var mı?

Bu yazılanları okuyup duyarlı olduklarını gösterdiklerinden dolayı teşekkür ediyorum. ABD’nin süper güç olmasına rağmen, hâlâ Amerikalıların saat olarak dünyanın en çok çalışan milleti olduğunu hatırlatmak isterim. Önce düşünülüyor, konuşuluyor ve sonra herkes elini taşın altına sokuyor. Ama hep konuşup, çalışanları nasıl diskalifiye ederiz ya da o suçu bu bucu gibi yakıştırmalara girersek hiçbir yere varamayız. Sonsöz olarak bir gözlemimi aktarayım. İyi yapılan bir çalışma nerede yapılırsa yapılsın, nerede yayınlanırsa yayınlansın hakettiği ilgiyi eninde sonunda buluyor.

Teşekkürler.

2008-2010 NanoTürkiye. Blogdaki yazılar alıntı yapılarak kullanılabilir. skD Teması kullanılmıştır. Farklı ziyaretçi sayısı 15000'i geçti.