Türkiye'deki nanoteknoloji araştırmacılarının listesi için tıklayınız.

Nanotam’ın Yeni Binası Açıldı

Uzun bir zamandır sizlerle Nanotam’ın yeni binasının fotoğraflarını paylaşıyordum. Binanın yaz sonunda açılacağını duymuştum fakat haberlerde çıkmayınca yetkililere so durumu sorayım dedim. Atilla Özgür Çakmak binanın açıldığını ve beni gezdirebileceğini söyledi. Gezi işlemini de bugün yaptık.

Bina 5 kattan oluşuyor. -2.nci katta temiz odalar, -1,0 katlarda laboratuvarlar (sanırım 9 tane), 1. katta araştırma görevlilerinin ofisleri, 2. katta ise idari görevliler bulunuyor.

Proje sayısı ve araştırmacı sayısı artınca, bir önceki Nanotam binası yetmemeye başladığı için bu yeni bina inşa edilmiş. İnşaat 1 yıl civarı sürmüş oldu. Bazı laboratuvarlara hâlâ gerekli cihazlar gelmemiş.

Laboratuvarlar kapalı olduğu için, fotoğraf çekme şansım olmadı. Sadece dışarıdan bir fotoğraf çekebildim.

nanotam-yeni-bina

Binayı gezdikten sonra dışarıda doktora sonrası araştırmacı olan Çinli Zhao Feng Li ile karşılaştık ve ayaküstü muhabbet ettik.

Zhao Feng Li 2.5 yıldır Türkiye’de. Türkiye’ye gelmesindeki sebep Ekmel Özbay imiş. Doktorasını Çin’de bitirdikten sonra çeşitli üniversitelere başvurmuş. İlk kabul eden Ekmel Özbay olunca Bilkent’e gelmiş. Hayatından memnun olduğunu söyledi.

Feng Li’ye gelecek hakkındaki düşüncelerini sordum. 1 yıl daha Türkiye’de durup, daha sonra başka bir gruba gideceğini söyledi. Gitmek istediği gruplar ise şöyle David R. Smith, Sergei Tretyakov, Martin WegenerVladimir Shelayev.

Bu da hatıra fotoğrafı.

zhao-feng-li-ve-atilla-ozgur-cakmak

Feng Li ve Atilla Özgür Çakmak

Hacettepe’de bulunan Nanotıp ve Nanobilim Anabilim Dalı‘nı ne zamandır ziyaret etmek istiyordum, fakat bir türlü ayarlamamıştım. Nasip geçtiğimiz Cuma’ya imiş.

Cuma günü öğleden sonra yürüyerek Bilkent’ten Hacettepe kampüsüne ulaştım. Nanotıp binası olarak böyle birkaç katlı merkez bekliyorum. Fakat gerçek öyle çıkmadı. Anabilim dalı kimya fakültesi binasının bodrum katında imiş. Gerçekten çok mütevazı bir ortam. Bu ortamda bile birçok şeyi başarmış durumdalar. Bence, devletin acilen ülkemizdeki tek nanotıp araştırma merkezini desteklemeli. DPT 2 yıldır yeni bina inşaası projesine destek olmuyormuş. Çok acı bir durum.

nanotip-ve-nanobilim-anabilim-dali-giris

Giriş kapısı

Katta yeni bir laboratuvar inşaatı olduğu için bugün detaylı bir ziyaret yazısı yazmayacağım. Birkaç hafta içinde laboratuvar inşaatı bittikten sonra merkezi tekrar ziyaret edeceğim, o zaman daha detaylı, laboratuvar fotoğraflarını da içeren bir yazı yazacağım.

Bu yazıda sizlerle anabilim dalının tarihçesinden bahsetmek istiyorum.

Anabilim dalının olduğu bodrum kat eskiden fare yuvası imiş. Emir hoca daha anabilim dalı kurulmadan önce, büyük bir özveri ile katın tadilatını yaparak yavaş yavaş laboratuvarı oluşturmaya başlamış.

2007′de nanoteknoloji alanında çalışan bir merkez oluşturmak isteyen Emir Baki Denkbaş, en hızlı çözüm olarak anabilim dalı kurmaya karar vermiş. Sebebi ise, anabilim kurarken, bina inşaatı, mali destek, diğer bürokratik işlere gerek olmaması. Mesela UNAM gibi merkez kurmak için DPT’den mali desteğin verilmesi, bina inşaatının tamamlanması, cihaz alımı gibi çok uzun süren işlerin bitmesini beklemek lazım. Kurulmaya karar verilmesinden beri 3 yıl geçmesine UNAM hâlâ tam kapasite çalışamıyor.

Hocaların belirlenme süreci ise şöyle olmuş: üniversite genelinde nanoteknoloji alanında çalışan kişilere çağrıda bulunulmuş. Çağrıya cevap veren hocalarla detaylı görüşmeler yapıldıktan sonra, bu işe sıcak bakan, kendi uzmanlık konularında ders vermeyi kabul eden hocalar anabilim dalına katılmış.

3. yarıyıl bu dönem başlamış durumda, 60 civarı öğrenci var, 4 tez tamamlanmış durumda. Tezlerin konularına baktığımız zaman merkez sadece nanotıp ile ilgilenmediğini görüyoruz.

Birçok farklı bölümden öğrenci var: gıda mühendisliği, bilgisayar mühendisliği, nükleer enerji mühendisliği, fizik, kimya, eczacılık vs.

Disiplinlerarası bir çalışma ortamı oluştuğu için tüm araştırmalar anabilim dalındaki laboratuvarlarda yapılmıyor. Her hoca kendi bölümü bünyesindeki gelişmiş laboratuvarlarında çalışmalarına devam ediyor.

Merkez ayrıca belli aralıklarla NanoBülten adlı bir e-dergi çıkarıyor. Türkiye’deki nanoteknoloji merkezlerinden sanırım bu işi ilk yapanlardan. En son çıkan sekizinci sayıya şuradan ulaşabilirsiniz. Dergide birkaç defa bloga da atıfta bulunulmuş. Kendilerine teşekkür ediyorum.

Bu girişimleri diğer merkezlere de örnek oluyor. UNAM Ağustos ayında kendi NanoBülten’ini yayınladı. Bakalım devamı gelecek mi? [13 Nisan 2011 güncelleme: Hâlâ yeni sayı yok.]

Şimdilik paylaşacaklarım bu kadar. Daha detaylı bir gezi yazısında görüşmek üzere. Bu yazının ülkemizdeki bilim adamlarımızın hangi imkanlarla neleri başardığını idrak etmemize yardımcı olduğuduğunu düşünüyorum.

Rusya, Lider Olma İsteğini Yeniledi

Bu sene Rusya 2. defa uluslararası nanoteknoloji fuarı düzenliyor. Fuara bu sene 36 farklı ülkeden 300 şirket temsilcisi katılıyor. Türkiye’den katılan yok. Komşumuz İran mesela 7 şirketle fuardaki yerini almış durumda.

rusnanotech-logo

Açılışta konuşan Medvedev Rusya’nın nanoteknoloji ne kadar önem verdiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Konuşmadan not ettiğim kısa başlıkları sizlerle paylaşmak isiyorum:

1- En önemli şey, araştırma merkezleri açmak, kadro yetiştirmek, nanoteknoloji ile ilgili kanun çıkarmak değil. En önemli şey, hepimizin içinde nanoteknolojiyi geliştirme isteğinin olması. Herkes bu gelişmeye nasıl katkıda bulunurum diye düşünse, şimdiki altyapı, insanlar ve kanunlarla bile birçok şeyi gerçekleştirebiliriz.

2- Rusya yıllardır hammaddeye dayalı bir ekonomiye sahip. Artık bunun değişmesi lazım. Hammaddelerimiz ne kadar sonsuz olurlarda olsunlar; kriz sonrası ekonomimiz bilgi, yenilik üzerine olmalı. Kriz geçiyor, dünya ekonomisi büyüyor, petrol fiyatları artıyor, bize nanoteknoloji lâzım değil düşüncesi ekonomimize öldürücü bir darbe vuracaktır.

3- Mütevazı olmayan bir hedefimiz var. Rusya’yı lider yapmak. Bunun için gerekli entelektüel birikimimiz, kurumlarımız ve paramız var. Şu an dünyanın devlete bağlı en büyük yatırım kurumuna sahibiz: Rosnano. Hedefimiz 2015′e kadar nanoteknolojiye 318 milyar ruble (şu an 10.6 milyar $) yatırıp, 900 milyar rublelik (şu an 30.2 milyar $) üretim yapmak istiyoruz, ve bunun en az 1/4′ü ihracat olması gerekiyor.

4- Çeşitli sebeplerle yurtdışına gitmiş Rus bilim adamlarını, ülkemize çekmek için elimizden geleni yapmalıyız.

5- Bilimde uluslararası tecrübelerden yararlanmak faydalı fakat öyle gözüküyor ki adımların çoğunu biz kendimiz belirleyeceğiz..

6- Rusya’da özel sektör bu konuya ilgi göstermiyor. Devletin görevi şirketlere bu konuyu anlatıp, ilgilerini çekmeyi başarmak olmalı.

7- Tahminlere göre Rusya’ya 100.000- 150.000 nanoteknoloji uzmanı gerekiyor. Eğitim kurumlarımızı bu hedefe göre yenilemeliyiz.

Rusya başbakanı Putin dün Rosnano ayrılacak para miktarını onayladı. Buna göre kuruma 2010′da 1 milyar ruble ayrılacak.

Fazla söze gerek yok. Bizden daha geç nanoteknoloji yarışına giren Rusya, 2 yılda düzgün politikalara nerelere geldi işte. Daha önce de bu konuyu incelemiştim.

Bizdeki durum ne peki? Cumhurbaşkanımız 1 tane araştırma merkezini gördükten sonra, nanoteknolojide öncü ülke olacağız diye açıklama yapıyor. Başbakanımızın bu konuda hiç açıklama yaptığını görmedim. Suçlu sadece onlar değil tabi ki, fakat durumumuzu anlatmak için bu örneği verdim. Biz de isteriz tabi ki öncü ülke olmamızı fakat bunun için devlet büyüklerimizin bu meseleleri yakından takip etmeleri gerekiyor. Medvedev’in dediği aynen bizim için de geçerli: “Hepimizin bu konunun öneminden haberi olup, nasıl katkıda bulunabilirim diye düşünmesi lâzım.” Bu iş sadece bilim adamlarına bırakılan bir mesele olamaz. Yakın zamanda önlemler almazsak, nanoteknoloji devrimini de kaçırmış olacağız. Piyasaya nanoürün sürmediğimiz ve pazarlamadığımız sürece nanoteknoloji alanında sözü geçen bir ülke olamayız.

Nanoteknolojinin Güvenliği Üzerinde Neden Fazla Durulmuyor?

Daha önce birçok yazımda nanomalzemelerin güvenliğini sağlama ile ilgili yapılan çalışmaları duyurmuştum. Nanoteknolojinin de insanlığa, çevreye zarar verebileceğini diğer teknolojilere göre daha erken idrak etmiş isek de, bunun hareketlerimize bir etkisi maalesef pek olmadı.

Hemen bir örneğe bakalım: 1999, 2004 yıllarında nanomalzemelerin güvenliği ile rapor yayınlayan İngiltere’de değişen bir şey yok. 1999 yılında yapılması gereken şeyler listesi ile 2004 yılında yayınlanan rapordaki liste aynı. İngiltere’de hâlâ nanomalzeme risklerini araştıran bir merkez kurulmamış. İngiltere bu konu ile ilgili yeni bir strateji belirliyormuş, rapor Şubat 2010′da yayınlanacak. Bakalım o raporda da aynı şeyleri mi okuyacağız?

Ağustos ayında bu konu ile ilgili önemli bir makale yayınlandı. Çin’de bir fabrikada çalışan 7 tane kadın akciğerlerinden rahatsız olmuşlar, 2′si ilerleyen günlerde vefat etmiş. Akciğer sıvılarında nanoparçacık olduğunu bulan araştırmacılar, bununla ilgili bir makale yazmışlar. Ölümler medyada da yankı bulmuş ve ölüm sebebi olarak nanoparçacıklar gösterilmiş.  Böylece ilk defa nanoteknoloji ve ölüm yanyana zikredilmiş oldu.

Burada meseleye biraz açıklık getirmek gerekiyor. Araştırma makalesini detaylı bir şekilde okuyanlar, araştırmacıların nanoparçacıkların ölüme sebebiyet verdiğini ispat etmediklerini görebilirler. Kadınların akciğerlerinde bulunan nanoparçacıkların hangi malzemeye ait olduğunu, iş yerinde bulunan nanoparçacıklarla aynı olup olmadığı bilinmiyor. Araştırma değersiz değil tabi ki, kamuoyunun ilgisini kısa sürede olsa nanoteknolojinin güvenliği üzerine çekmeyi başardı, nanoparçacıkların %100 zararsız olmadığını, zararlı olabileceklerini bir kez daha gösterdi vs. Görünen o ki, bu olay bile insanları harekete geçirmedi. 1.5 ay içinde konu ile ilgili yeni bir gelişmeye rastlamadım.

Peki neden böyle?

Anthony Seaton’a (tıp bilim adamı, İngiltere’de 2004′te yayınlanan raporun yazarlarından) göre tıp araştırmalarına yatırım yapan birisinin kafası ile düşündüğünüz zaman nanoparçacık zararlarını keşfetme meselesi, pandemi oluşturabilecek hastalıkların araştırılması, iklim değişikliği, toplumun yaşlanması, beyin hastalıkları, aşı geliştirilmesi, hava kirliliği, alkolle mücadele vs. gibi konuların yanında çok küçük kalıyor. Daha zararları kesin ortaya konmuş olmayan, müzdarip sayısı çok az ya da hiç olan bir mesele ile mi uğraşmak daha akıl kârı yoksa; artık zararlarını bildiğimiz, bize zarar vermeye başlayan, iklim değişikliği gibi, ile ilgilenmek mi?

Yatırımcı kafası ile düşündüğünüzde, “Gelecekte birçok yeniliğe sebep olacak, sürekli insan hayatındaki birçok problemi çözecek diye tanıtılan bir teknolojiye dünya çapında birçok şirket yatırım yapıyorsa, ben neden yapmayayım ki?” Benim yatırım yapmamamla değişen bir şey olmayacak, nanoteknoloji zararlı çıkmış olsa bile önceden yatırım yapanlar bu yatırımlarından kat kat kâr elde edecek.”

Sonuçta görünen o ki, nanoteknoloji güvenlik kriterleri ön plana çıkartılarak gelişmeyecek. İş adamları sağlık, çevre etkilerini hiç düşünmeden – ya da düşünüyor gibi gözüküp – ürünlerini bir an önce piyasaya sürüp, kâr etmeye bakacak.

Kaynak: 1 , 2

Pratik Nanoteknoloji 20 Yaşında

28 Eylül 1989 nanoteknoloji tarihi açısından önemli tarih. IBM bilim adamlarından Don Eigler bu tarihte bir atomu hareket ettirmeyi başarmış. 11 Kasım 1989‘da da 35 ksenon atomu ile IBM logosunu oluşturup medyada duyurduktan sonra, nanoteknoloji artık pratik olarak da başlamış bulunuyordu.

Daha önceleri Feynman’ın “Aşağıda Daha Çok Yer Var” konuşması ile teorik olarak mümkün olduğu ispatlanan nanoteknoloji, Eigler’in bu keşfinden sonra artık herkesi heyecanlandırıyor, ve bu konularda araştırmaya yapmaya sevk ediyordu. Nanoteknoloji 1.0 diye adlandırabileceğimiz bu dönemde araştırmacılar çoğunlukla nanoboyuttaki malzemeleri keşfedip, özelliklerini öğrenmekle uğraştılar: nanotüpler, fullerenler, nanoteller, kuantum noktacıklar. Bu değişimi sağladığı için, Eigler’in bu araştırması hâlen nanoteknoloji alanındaki en büyük buluş olarak görülüyor. [Ek okuma parçaları: Nanoteknolojinin tarihçesi ve gelişim basamakları.]

ibm-logosu

Eigler o gün yaşadıklarını Eigler CNET’e anlatmış:

Taramalı Tünelleme Mikroskobu’nda o ilk atomu hareket ettirdiğimde, “ürkmüştüm”. Sistemi hareketi yapmak üzere programladıktan sonra, ekran boşaldı. Nefesimi tuttum. Atomu hareket ederken göremiyorsunuz. Hareket bitiyor, bakıyorsunuz, “Tamam işte yerinde.” diyebiliyorsunuz. Gerçekten çalıştığını anlayabilmek için, atomu ileri ve geri 3 kere hareket ettirdim.

O zamanlar IBM logosunu oluşturmak 22 saat sürmüş, şimdi ise sadece 15 dakika.

Eigler’in şimdiki amacı mantık, depolama, veri transferini elektronlar hareket etmeden yapmak. Böylece günümüzdeki sistemlerde görülen elektronların hareketinden doğan sıcaklığı soğutma işlemini kaldırmayı amaçlıyor.

Don Eigler Nature dergisinin 5 Nisan 1990‘da yayınlanan ve kapak olan makalesinin sonuda şöyle bir cümle yer alıyor: “Bu çalışma IBM Araştırma Biriminin sabrı ve vizyonu olmasaydı, ortaya çıkmazdı.” Gerçekten de, vizyon sahibi olmanın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Atomu hareket ettirmek isteyen bir insanın çalışmalarını engellemeyen IBM bugün de birçok başarı imza atıyor. Bir kısmını ben de blog da paylaşmaya çalışmıştım. Düşünün IBM o günlerde böyle çalışma yapmaya izin vermeseydi, nanoteknolojiyi pratiğe dökmemiz mümkün olacak mıydı?

eigler1 by thor

Kaynak: 1 ,  2

2008-2012 NanoTürkiye. Blogdaki yazılar alıntı yapılarak kullanılabilir. skD Teması kullanılmıştır. Farklı ziyaretçi sayısı 46000'i geçti.

Real Time Web Analytics