Sedat Nizamoğlu’nun burs haberini yazdığımda SPIE 2009 bursunu alanlar listesinde bir başka Türk dikkatimi çekti: Can Bayram. Kendisine bir e-posta attım ve bir röportaj yapmak istediğimi söyledim. Can Bey bu isteğimi kabul etti ve gönderdiğim soruları cevapladı. Buyurun işte röportaj:
1 – Merhaba Can Bey. Biraz kendinizden bahseder misiniz?
1983 yılında İzmir’de doğdum. Edebiyat öğretmeni bir anne ve matematik öğretmeni bir babanın oğlu olmamın etkisi, öğrenim hayatımda da kendini erken yaşlarda gösterdi, başarılı bir ilkokulun ardından, orta ve lise eğitimimi İzmir’in başarılarıyla tanınan Bornova Anadolu Lisesi ve İzmir Fen Lisesi’nde tamamladım. TÜBİTAK Fizik Olimpiyatları’ndaki tecrübelerim nedeniyle Bilkent Üniversitesi Fizik Bölümü’ne 2001’de başladım. Bölüm birincisi olduğum ilk yılın ardından, teorik bilgilerimi daha verimli uygulayabileceğim Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü’ne geçtim ve üç yıl içinde lisans diplomamı aldım. Kuantum Aygıtları Merkezi’nde, dünyaca ünlü Profesör Manijeh Razeghi tarafından Araştırma Asistanlığı önerisi nedeniyle Northwestern Üniversitesi’nde Elektrik Elektronik Mühendisliği’nde doktoraya başladım. Şu anda dördüncü yılımın sonundayım, 15 uluslararası dergi makalem ve 16 uluslararası konferans yayınım bulunmaktadır.
2 – Üniversite sitenize baktığımda birçok başarınızın olduğunu gördüm. SPIE ve IEEE bursu, Dow Ödülü vs. Bu ödülleri hangi çalışmalarınızdan dolayı aldınız?
Sürdürülebilir uygulamalar üzerine çalışan Northwestern Enstitüsü bu yıl düzenlenen 2009 Dow Sürdürülebilir Yenilikçi Öğrenci Yarışması’nda araştırma ve geliştirme çalışmalarıyla, küresel sürdürülebilirlik üzerine önemli katkılarda bulunduğum için beni 10,000 dolar ile ödüllendirdi. Dow Chemical Company Vakfı tarafından küresel sürdürülebilirlik üzerine çalışmalar ödüllendirilerek, enerji verimliliği ve tasarruf, küresel ısınmanın etkisinin azaltılması, ürün güvenliği, ve temiz su kaynaklarının korunmasına yönelik bir farkındalık oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu ödülü Prof. Dr. Manijeh Razeghi danışmanlığında yürüttüğüm yeşil ışık saçan yüksek enerji verimli diyotlar çalışmamla kazandım. Bunun dışında akademik hayatımdaki başarılarım nedeniyle SPIE topluluğu beni, dünya çapında en büyük üçüncü ödülleri olan 2009 Lazer Teknolojisi, Mühendisliği ve Uygulamaları Ödülü ve 6,000 dolar ile ödüllendirdi. Bunun yanında IEEE Fotonik Topluluğu bana 5,000 dolarlık para ödülünü, Yıllık IEEE Fotonik Toplantısı’na ücretsiz kaydı ve 2,500 dolarlık harcırağı içeren 2009 IEEE Fotonik Topluluğu Bursunu verdi. Bu ödüller, optoelektronik dalına mavi/yeşil ışık saçan yüksek güçlü diyotlar, ultraviyole yüksek kazanımlı ve tek foton algılayabilen fotodiyotlar, ve III-Nitrat yarı-iletken geliştirme teknolojilerine yaptığım katkılarım dolayısıyla verilmiştir. IEEE ödül töreni bu yılkı Belek-Antalya’daki Fotonik Topluluğu 2009 Yıllık Toplantısında (5 Ekim 2009′da) yapılacak.
3 – Neden çalışma alanınızı optik olarak seçtiniz? Seçmenizdeki etkenler nelerdir?
Araştırma dalım, optoelektronik yarı-iletken aygıtlardır. Optoelektronik, optiği ve elektroniği birleştiren engin bir dal. Işık ve elektron, doğanın yapı taşlarından. Bu nedenle ışığı elektrona, elektronu ışığa çeviren saç telinden daha küçük aletler geliştirme fikri ilk önerildiğinde bana heyecan verdi. Geliştirdiğimiz teknolojiler zor koşullara dayanabilen, az enerji kullanan aygıtlar olduğu için günlük hayatın yanında, askeri alanlarda, veya uzay araştırmalarında da kullanılıyor. Kısaca, optoelektronik nanoteknoloji, geleceği çok parlak ve insanlığa çok faydalı olabilecek bir alan. Bu nedenle, bu konu üzerinde çalışmak ve geleceğe yön vermek mutluluk verici.
4 – Çalıştığınız konular şu an nanoboyutta olduğu için, sizin çalışmalarınız da nanoteknoloji sayılıyor. Siz nanoteknolojiyi nasıl tanımlıyorsunuz?
Nanoteknoloji atomik yapıların insana faydalı olmasını sağlayan araçtır. Nano-metre (10-9 m) bile artık yarı-iletken teknolojilerinde büyük kalıyor. İnsanoğlu atom boyutlarını (angstrom) kontrol etme gayreti içinde. Boyutlar küçüldükçe fizik kanunları da değişiyor: genelden özele doğru. Bu sayede, yapay atom dediğimiz kuantum parçacıkları (40 ila 100 atom) yeni uygulamalarda yer buluyor. Bu atomik yapıların dizaynı, kontrolü ve yeni cihazların yapımında kullanımı nanoteknolojidir.
5 – Çalıştığınız konular ne zaman günlük hayatımıza girecek? Birçok kişi genelde bunu merak ediyor.
Araştırma konularımızın öncelikli niteliği insanlığa faydalı cihazları geliştirmek. Bu nedenle, teknolojinin en uç noktasında, insanlığın devamlılığını, sağlığını, ve mutluluğunu sağlayacak, yüksek risk yüksek getirili teknolojiler üzerinde çalışıyoruz. Bu teknolojilerin günlük hayatımıza girmesi, araştırmacılar olarak bizlerin bunların yapabileceğimizi göstermemizden sonra, risk faktörünün azalması ve ekonomik açıdan karlı hale gelmesiyle mümkün. Mesela, mavi ışık saçan lazerler, 1995’li yıllarda geliştirilmiş olmasına rağmen, mavi-ışık (blue-ray) teknolojisi adı altında ancak 2005’li yıllarda hayatımıza girebildi. Kısaca, prototip aşamasından günlük hayata geçmesi, ürünün ve ürün teknolojisinin, akademik araştırmacılardan endüstriyel optimizasyonculara transferi ile olabilir. Teknolojinin gerektirdiği değişikliğin büyüklüğüne, harcanan kapitale ve araştırmacı sayısına da bağlı olarak, 10 yıla kadar alabilir bu transfer, mavi-ışık teknoloji örneğinde olduğu gibi…
6 – Türkiye nanoteknoloji alanında ne gibi adımlar atmalı sizce? Atmazsa ne gibi problemler ortaya çıkar?
Öncelikle toplum, yüksek nitelikli araştırmacılara ihtiyaç olduğunu anlamalı. Eğitim ve öğretimin daha ana-evinden olmak üzere verilmesi, ilköğretim ve lisede, gençlere fikir üretilme yetisi ve alışkanlığı aşılanmalı. Bunun gerçekleşmesi, devletin verdiği eğitim-öğretimin yanında, ancak evde ailenin verdiği, özgür düşünce ve sevgi ortamı ile olabilir. Okullarda deneylerin sayısını arttırmak, teoriyi pratikle birleştirmek gereklidir. Bireylerin daha genç yaşta niteliklerine ve ihtiyaca özel eğitilmeleri onları daha değerli kılacaktır.
Dünyanın en hızlı büyüyen şirketleri teknoloji şirketleridir. Çünkü, insanoğlu rahatlığını veya güvenligini sağlayacak teknik aletlere muhtaç. Buğday gibi, eğer kendisine yetecek teknolojiyi üretemezse, dışarıdan alması gerekli. Teknik aletler sayesinde on insanın işini bir nitelikli insan yapabiliyor. Hem bireyin değeri hem de üretimin hızı ve kalitesi artıyor. Bu nedenle, eğitim ve öğretim üzerine ekonomik ve sosyal yatırımlar gerçekleştirilmeli.
7 – Şu an nanomalzemelerin sağlığa zararlı olup olmadığı tartışılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz, bu tip tartışmalar nanoteknolojinin gelişmesini nasıl etkiler?
Fikir alışverişinin her çeşidi faydalıdır. İleriyi düşünmeyen beyinler, bugünlerini düzgün planlayamaz. Karbon nanotüp gibi nefes alınca ciğerlerinize kaçabilecek (ve tümor oluşturulabilecek) nanomalzemelerin sağlığa etkisi tabi ki incelenmeli. Nanoteknolojinin asıl amacı insanlığa faydalı olmak olduğu için, bu araştırmalardan edinilen bilgiler sayesinde nano-aletlerin dizaynları optimize edilip sağlığa uygun hale getirilebilinir. Bu nedenle bu konudaki fikir alışverişlerinin faydalı olacağı kanaatindeyim.
8 – MEB fen kitaplarında nanoteknolojiden bahsetmeli mi?
Tabi ki. Atalarımızın dediği gibi “Ağaç yaşken eğilir”. İnsanın en çok öğrendiği yaşlar gençlik yıllarıdır. Özgür düşünen beyinler matematik ve fen bilgisi ile eğitilirse, erken yaşta çiçek açıp, meyve verirler. Araştırmanın verdiği mutluluğu yaşayan gençler, buna daha bağlanıp daha büyük işler başarabilirler. Bunun dışında, TUBITAK’in Bilim ve Teknik dergisi gibi yayınların okunması gerekli okullarda.
9 – Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz? Gelmeniz için gerekli şartlar nelerdir?
Türkiye son yıllarda kendini çok hızlı bir şekilde geliştiriyor. Avrupanın önde gelen araştırmalarını ve öncülerini Türkiye’de de görmek mümkün. Bu mutluluk verici. Eminim yakında, Türkiye’deki araştırmacılarla da ortak projelerimiz olacaktır. Bunun dışında araştırmalarımın bir kısmını Türkiye’de sürdürmek, yeterli yatırım, kalifiye insan gücü ve özel/yerel yönetimlerden destekle mümkün olabilir.
10 – Son olarak, okuyucularımıza söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Hayat yolunda en büyük mutluluk, ilim ve fen aşkıdır. Çünkü bu aşk, hem sizi, hem etrafınızdakileri, hem de dünyayı aydınlatabilen bir güneştir. Bu yolda başarının sırrı, çalışmak, inanmak ve pes etmemektir. O ne mutlu ki bilgiyi öğrenir, geliştirir, paylaşır ve uygular.
UNAM'a başvurular 10 Mart'ta başlıyor.
Ahmet çok faydalı iki röportaj yayınlaşmışsın gerçekten çok güzel olmuş, böyle önümüzde başarılı bir şekilde bir yol üzerinde ilerlemiş olanların adeta izlerini takip etmiş oluyoruz. Röportajı kabul eden bilim insanlarımıza ve sana tekrar teşekkürlerimi sunarım
Yorum Gökhan Atmaca tarafından — 29 Temmuz 2009 @ 22:31
Ahmet Bey yapmış olduğunuz röportaj için size ne kadar teşekkür etsem az. Bu şekildeki başarıya ulaşan insanların hayat hikayelerini okumak ;ileride olmak istediğiniz ,hayal ettiğiniz dünyayı şu an sanki önünüzde duran bir ayna gibi size net bir şekilde gösteriyor.Ve inanın bu son derece motivasyonunuzu arttırıyor
Kesinlikle kafanızda neyi düşünüyorsanız , hayatınızda onu çoğaltıyorsunuz.Bu yazıyı okuduğumda bunu birkez daha anladım.Can Bey’in de belirttiği gibi 2005 yılında Bilkent Üniversitesi’nde elde edilmişti Türkiye’nin ilk mavi ışığı ,Bilim ve Teknik dergisinin arşivinden optoelektronikle ilgili böyle bir yazı okumuştum.Nano optoelektronik aygıtlar sizinde bildiğiniz gibi,kuantum yapısında elektronları nanometre düzeyinde sınırlandırır ve sonuçta olağandışı etkiler gözlenir. Bende bugün olağandışı bir şey yaşadım ve bunu sizle paylaşmak istiyorum:) Nanotürkiye sitesini açarken acaba nano optoelektronik aygıtlarla ilgili ayrıntılı bir yazı bulabilir miyim diye açtığımda karşımda bu röportajı görünce inanın çok etkilendim,şaşırdım ve bunu sizle paylaşmak istedim
)
Nano optoelektronik ve yarı iletkenler teknolojisini şu an ilgiyle takip ediyorum ama yolun başında olduğum için bu konuda kafamda netleşmeyen birçok soru işaretleri vardı.Hala var ama bu yazı bir nebze olsun düşüncelerimin şekillenmesine yardımcı oldu.Okumakta olduğum fizik bölümünün benim için doğru bir seçim olduğuna bir kez daha inandım.
Tekrar TEŞEKKÜR ederim böylesine güzel, başarılı bir röportajı bizlere sunduğunuz için…
Yorum Buse Alsancak tarafından — 30 Temmuz 2009 @ 15:41
[...] röportajda Can Bayram mavi lazerlerin 10 yıl sonra ürünlerde kullanılmaya başlandığını söylemişti. Öncelikle malzemeyi makroseviyelerde üretip, özelliklerinin nanoseviyedekine göre [...]
Pingback Görünmezlik Pelerini Mevzusu | NANOTÜRKİYE tarafından — 01 Ağustos 2009 @ 19:43
Röportajı beğendiğiniz için sevindim. Araştırmacılarla yapılan bu soru-cevap fasıllarının insanlarda böyle bir etki yapacağını düşünmemiştim. Röportaj serisine başka hocalarımızla devam edeceğiz inşaallah.
Yorum Ahmet Yükseltürk tarafından — 22 Ağustos 2009 @ 21:01
Pek çok açıdan faydalı bir röportaj olmuş, emeklerinizin yerini bulması dileğiyle…
Yorum Seda tarafından — 26 Ocak 2010 @ 23:23